27 Nisan 2016 Çarşamba

Uyanın! Uyanın! Uyanın!.. (Necdet Sevinç)

Uyanın!..
Uyanın!..
Uyanın!..

Şu tespit yanılmıyorsam Attilâ İlhan’a aittir:

“Atatürk, medreselerin Sait Molla, ecnebi mekteplerinin Emanuel Karasso, maarifin de Maliye Nazırı Cavit gibi vatan hainleri yetiştirmesini önlemek için, Tevhid-i Tedrisat Kanununu çıkarmıştı.”

Gazinin bununla yetinmediğini, kültür ve eğitim politikalarında da Türk Milliyetçiliğini esas aldığını biliyoruz. O Türk çocuklarının seciye-i milliyeye göre yetiştirilmesini vasiyet ederken diyordu ki:

- Millî terbiye programından bahsederken yabancı fikirlerden, şarktan ve garptan gelen bilcümle tesirden uzak, seciye-yi millîye ve tarihimizle mütenasip bir kültürü kastediyorum. Çünkü deha-yı millîmizin inkişâfı, ancak böyle bir kültürle temin olunabilir. (...) Lalettayin bir ecnebi kültürü, şimdiye kadar takip olunan yabancı kültürlerin tahrip edici neticelerini tekrar ettirebilir. Kültür zeminle mütenasiptir, o zemin milletin seciyesidir.

Atatürk, bizzat hazırladığı millî eğitim programı ile de Türk çocuklarının, Türk vatanını, Türk örf ve adetlerini, millî kültürümüzün temeli olan tarihimizi, dinimizi ve Türk Dili’ni öğrenmeleri hususunda kesin hükümler koymuş, öğretmenlere de şu talimatı vermiştir:

- Yetişen çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri tahsilin hududu ne olursa olsun, en evvel ve her şeyden evvel Türkiye’nin İstiklâline, kendi benliğine ve millî geleneklerine düşman olan unsurları öğretmelisiniz.

Yukarıdan beri nakledegeldiğimiz vasiyet, talimat ve hükümlere göre; Türk millî eğitiminin Türk çocuklarına; Türk millî tarihini, Türk kültür ve medeniyetini, Türklerin şerefli bir geçmiş ve zengin bir kültüre sahip olduklarını, dünya uygarlığına önemli katkılarda bulunduklarını öğreterek “dehay-yı milliyi inkişaf ettirmek” gibi bir görevi vardır.

Yani Türk millî eğitimi; ecnebi kültürün ele geçirmesi imkânsız, kendini Türklüğün parlak geleceğine adamış, istiklâle âşık ve tıpkı ecdadı gibi büyük işler yapmak yeteneğine sahip olduğuna inanmış Türk çocukları yetiştirmelidir.

Özetlersek; Türk millî eğitimi Türk Milliyetçiliğini esas almak zorundadır!

Şimdi Türk Milliyetçiliğini küfür kabul eden bir kadro yeni bir eğitim reformu hazırlıyor! Etik Çete’ye mensup yazarların köşelerinde göbek atmalarından anlıyoruz ki Atatürk’ün son izlerini de silecekler.

Atatürk dilinden Türk kelimesini düşürmemişti. Bunlar daha Türkün mübarek adını ağızlarına almadılar.

Bunlarda millet fikri yoktur!

Millî şuur yoktur!

Vatan fikri yoktur!

Devlet fikri yoktur!

Bunlar toplantılarında bayrak asmazlar!

Asker görünce sevinmezler!

Millî marşlardan haz duymazlar!

Babası ile ninesinin arap, kendisinin kürt, eşinin Türk olduğunu söyleyen bir Bakan ile, Türk Milliyetçiliğine “kalaycılık” diyen bir müsteşar efendi millî eğitimde reform yapmaya cür’et etmemeliydi.


Devletin harim-i ismetine girmemeliydi onlar!

Bu reform yeni Sait Molla’lar, Emanuel Karassolar, dönme Cavitler yetişmesine sebep olacaktır!

Anlamak istemeyenlere, savuşup gidenlere, esire tutsak olanlara, kalbi Türkiye için çarpan askere - sivile arz etmek isterim ki baş eğmeye devam ederseniz bizi sürü yapıp, ipimizi efendilerinin eline verecekler.

Uyanın!.. Uyanın!.. Uyanın!..

Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 2004

Toprakların Efendisi İken Parya Olmak (Necdet Sevinç)

Toprakların Efendisi İken Parya Olmak...

Müzeyyen İnci Hanımefendi’nin de tahmin ettiği gibi; herhâlde o yazılar yayınlandığında kendileri “seyahat telaşındaydılar”. Tekrar edemeyeceğim için lütfen bağışlasınlar. Öyle sanıyorum ki bugünkü Divan* merakını tatmin edecektir.

İngiltere’nin İzmir Konsolosu, Büyükelçi Sir Henry Bulwer’e yolladığı raporda Türklerin kendi ülkelerinde nasıl soyulup soğana çevrildiğini şöyle anlatıyordu:

“... bölgenin genel durumu gün geçtikçe iyileşmekte ama bu iyileşmeden yararlananlar aslında Türkleri soyup soğana çeviren hristiyanlar. Gülhane Hatt-ı Şerifi’nin taahhüt ettiği reformlarla beraber hristiyanlar tarımla ilgilenmeye başladılar. (hristiyanların sayıları) Yeni gelenlerle birlikte hergün daha da arttı. Askerden dönen Türkler, köylerini, kentlerini tanıyamayacak kadar değişmiş bulmaya başladılar. Her yerde Türklerin yerini hristiyanlar alıyordu. Eskiden olduğu gibi tarlalarını işlemek isteyen Türkler hemen hristiyan bir tefecinin pençesine düşüyor ve eninde sonunda toprağını satmak zorunda bırakılıyor, talihlerini başka yerde aramak isteyenlerin toprakları ise gene ermeniler, rumlar veya frenkler tarafından yok değerine satın alınıyor. Bu yolla toprak sahibi olan frenkler arasında, içlerinde büyük çiftlikler satınalan 7 ingiliz vatandaşı da var. İzmir yakınlarındaki bütün topraklar yabancıların eline geçtiği gibi; daha uzaklardaki köylerde de Türkler topraklarını yabancılara satıyorlar.”

Konsolosun bu raporu yolladığı tarihte henüz ecnebilerin Türkiye’de toprak sahibi olmalarına izin verilmiyordu, rapor 1860 tarihini taşımaktadır.

Emperyalist devletler 1861’de Bab-ı Âliye müştereken bir nota vererek yabancıların Türkiye’de emlak ve toprak satınalmalarını yasaklayan ve 1856 Islahat Fermanı’nda kaldırılacağı vaadedilen kanunun iptalini istediler.

Uzun mücadelelerden sonra 1867’de yabancıların Türkiye’de gayrimenkul satınalmalarına izin verildi.

Bu tarihten sadece 1 yıl sonra İzmir civarındaki tarım arazilerinin üçte birinin ingilizlerin eline geçtiğini biliyoruz!

O gün de tıpkı bugünkü gibi mukaddes vatan topraklarını ona-buna peşkeş çeken, kimbilir belki de bu işten komisyon alan yazarlar, hükümetleri satışa teşvik ettikleri için 1878’de bir de bakarız ki, İzmir yöresindeki tarım topraklarının % 41’ini ingilizler tapulamışlar!

Bu rakamın 1895’te % 85’e çıktığı bizzat ingiliz büyükelçisinin beyanıyla sabittir!

Diğer emperyalist devletlerin “kum-panyaları” da gazetelere ilanlar vererek Türkiye’den toprak almak istediklerini duyururlar. Böylece ve tıpkı bugün olduğu gibi; vatan ticaretini paraya tahvil eden ihanetiyle mutabık bir sınıf ortaya çıkar.

Bir yıl içinde kırk bin ecnebi topraklarımıza sahip olmak için başımıza üşüştüğüne göre; yirmi sene sonra bir de bakarız ki, vatan elden gitmiş! Ve biz bu toprakların efendisi iken öz yurdumuzda ecnebinin angaryaya koştuğu birer parya olmuşuz.

Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 24 Ağustos 2004

Onlar... - (Necdet Sevinç)

“Onlar”

Bugün bir misafirim var. Sevgili dostum Ali Tayyar Önder’in 30 Ağustos münasebetiyle yazdığı şiiri, yeni zaferlerle övünmek umuduyla arzediyorum.


Onlar

Onlar Mustafa Kemal’in askerleri
Akıyorlar...
Elleri bayrak bayrak,
Göğüsleri çapraz fişek,
Ayakları çarık,
Avurtları çökük,
Adımları çevik,
Kaşları kalkık, kaytan bıyıklı,
Kara kalpaklı,
Kimi yaya, kimi atlı,
Atları rüzgâr kanatlı,
Mustafa Kemal’in askerleri,
Akıyorlar,
İzmir’e.

Her biri ayrı bir sel,
Her biri başka bir yel,
Ya İstiklâl, ya ölüm diye,
Yemin etmişler,
Bir zalim düşmanı önlerine katmışlar
Ki ne katmışlar!
Akıyorlar,
İzmir’e.

Ufukta,
Sıra sıra dizilmişler damlarda,
Analar, bacılar, çocuklar,
Bekliyorlar…
Omuzlarında su testileri, ellerinde bayraklar,
Darı yüklü kağnıları,
Onlar da erkekleri kadar yiğit,
Onlar da erkekleri kadar kararlı,
Kurtarmak için vatanı.
Kur’an okuyor yaşlılar,
Dua ediyor nineler,
Bebelerini sırtlarına bağlamış anneler,
Keskin bir bıçak gibi,
Ufka saplanmış gözleri,
Bekliyorlar...

Onlar,
Kasırgaları takmış peşlerine,
Yel gibi uçuyorlar,
Dümdüz ediyorlar dağları taşları,
Sel gibi geçiyorlar ovaları,
Sıradağlar eğiliyor önlerinde
Nehirler yarılıp yol veriyor,
O mahşer yiğitlerine,
Atatürk’ün askerlerine.

Sanki,
Ayaklanmış, ayağa kalkmış,
Bu kutsal isyan için kılıç kuşanmış,
Aziz vatanın,
Dağları, taşları,
Evliyaları, erenleri, ağaçları, kuşları,
Tek vücut, tek yürek olmuş,
Evlatlarıyla,
Omuz omuza çarpışıyorlar,
Yedi düvele karşı,
Kurtarmak için vatanı.

Dumlupınar’da kader yazıldı,
Banaz nahiyesi çoktan geçildi,
Uşak önlerindeler şimdi...
Birazdan mutlaka Güre, sonra Kula,
Ardından Salihli, Turgutlu, Kemalpaşa.

Az ilerde Belen Kahvesi,
Artık zafer öylesine yakın ki,
İzmir’in kurtuluşu,
Kurtuluşu vatanın,
An meselesi.

Batmıyor güneş,
Asılmış ufkuna İzmir’in
Bekliyor...
Selamlamak için,
Şehre girdiklerinde
O yiğitleri,
Mustafa Kemal’in askerlerini.

Ve selam durmak için,
Albayrak çekildiğinde
Kadifekale’ye

Ali Tayyar ÖNDER

Necdet SEVİNÇ 31 Ağustos 2004

Amerika Ankara'yı bombalamadan! - (Necdet Sevinç)

Amerika Ankara’yı Bombalamadan…

Eğer büyük devletseniz veya büyük devlet olmak gibi bir iddiaya sahipseniz, onun-bunun eline geçen imparatorluk coğrafyasında bırakıp geldiğimiz bütün soydaşlarımızla da Altaylar’ın doruklarındaki hatta Sibirya bozkırlarındaki, ırktaşlarımızla da yakından ilgilenmek gibi bir mecburiyetiniz var demektir!

10 bin kilometre ötelerde olsa bile, dünyanın herhangi bir izbesinde katledilen herhangi bir Türkün intikamını almak gibi de bir mecburiyetiniz var demektir, eğer büyük devlet olmak iddiasına sahipseniz!

Yani değil, herhangi bir Türk’ü katleden câni, herhangi bir Türk’ün “saçının bir tek teline zarar veren” bedbaht bile er veya geçi ama bir gün mutlaka cezalandırılacağını bilmelidir!

Bu anlayışa sahip olmaz ve intikam tugaylarını bir an önce kurup, harekete geçirmezseniz bu topraklarda barındırmazlar sizi!

İddia ediyorum ki, Gazi’nin kaybından sonra dış Türkler meselesine bir felâket gibi ve bir cinayet gibi yaklaşılmasaydı veTürkoğlu’na yapılan kötülükler de utanç verici pişkinliklerle sineye çekilmeseydi Barzani denilen o şalvarlı da Ortadoğu’da “siyasî fahişe” olarak tanınan o Talabani de Türkmen’e secde ederdi bugün!

Halbuki katlediyor!

Sırtında; iktidarın hâlâ “dost ve müttefik” olarak kabul ettiği amerikalıların verdiği üniforma, başında amerikan şapkası, elinde amerikalıların tutuşturduğu silâh, cebinde amerikan doları, önünde amerikalı komutan Telafer’de Türkmen avına çıktı Barzani!

Ve Talabani!

Amerikan uçakları bombalarla, amerikan helikopterleri makinalı tüfek ateşi ve roketlerle ölüm yağdırıyor Türkmen’in üzerine!

Hepimiz biliyoruz ki; bu vahşetin amacı Türkmenler’i kırmak ve şehri boşaltmak suretiyle Telafer’i kürtlere teslim etmektir!

Fakat Abdullah efendi, daima yaptığı gibi; amerikalılardan ne duyduysa dönüp bize onu söylüyor:

Bir grup Sadr yanlısı Telafer’e sızmış da... amerikan askerleri Türkmenler’le çatışmıyormuş da, endişeye mahal yokmuş da...

Edep yahu! Ayıp be!

Divan’da, Türkmenler’in katledildiğini açıklandıktan bir gün sonra Abdullah Gül böyle konuşuyordu işte. Sonra“Telafer’deki olaylara Türkiye’nin kayıtsız kalmayacağına” dair kalben tasdik etmediği yüzünden anlaşılan iddiasız beyanlarda bulundu.

“Kayıtsız kalmamaktan” maksat; Telafer’e birkaç battaniye ile birkaç paket makarna mı yollamaktı bilmiyoruz, ama zaten küresel eşkiya yardım konvoylarını şehre sokmadı. Hatta amerikalıların tayin ettiği kürt güvenlik komutanları cesetleri toplamak istiyen Türkmenler’e yaylım ateşi açtıkları için şehitlerimizi köpekler parçaladı!

Evet köpekler parçaladı Türkmen’in cesedini!

Türk Ordusu biran evvel, Telafer’e müdahale etmez ve Irak’ın kuzeyini tamamen denetimi altına almazsa, yarın Kerkük’te katliam başlayacak, sonra da Adana’daki İncirlik üssünden kalkan düşman uçakları Ankara’yı bombalayacaktır!
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 14 Eylül 2004

15 Mart 2016 Salı

Kan Meselesi

Kan Meselesi

Vatan şârimiz Namık Kemal “Fıtrat değişir sanma, bu kan yine o kandır” diyor ya; Etnik Çete’nin tansiyonunu tavana vurduran hamaset kelimesi, işte o kanın terkibinde bulunan yiğitlik demektir! Yani hamaset, İsmet Paşa rahmetlisinin Meclis kürsüsünde bizim Gaziantep Müdafaası’nı anlatırken ifade ettiği gibi, “kanın fıtraten haiz olduğu kudret” mânâsına gelir.

Damarlarda bu kan dolaşmadığı takdirde herhangi bir değerin meydana gelmesi esasen mümkün olamayacağına göre, öyleyse yiğitlik herkeste bulunmaz. 
Babaları ecdadımın kapıkulları olan Etnik Çete mensuplarıyla İbnî Abdullah’larda hiç bulunmaz! Onun için Etnik Çete mensupları da İbnî Abdullah’lar da hamasetten hoşlanmazlar.
Ama hamaset olmadan millî tarih şuuruna erişilemeyeceği ve millî şahsiyet de teşekkül etmeyeceği için biz hamaset yapmaya devam edeceğiz. 
Karlofça Antlaşması’na kadar Avrupa’nın kral ve imparatorları, ancak bizim vezir-i azama muhatap olabilirlerdi. Padişah ihtiyaç duyar da Avrupa’nın kral veya imparatorlarına ferman gönderecek olursa, onlara “sen” diye hitap ederdi! “siz” demezdi. Ama onlar meselelerini arz etmek için Türk imparatorunun huzuruna kabul edildiklerinde mermer zemini öperlerdi! Padişah bu kefere takımını kabul etmeye pek tenezzül etmez, onun katına çıkan herkesin de etek veya ayak öpmesine izin vermezdi! Kimini, sarayın merdivenlerine yüz sürmesine gözyumarak şereflendirirdi, kimini atının özengisini öptürerek!
Bir kez daha yayınlamıştım, çocuklarınıza okutmanız için tekrarında fayda görüyorum:
Osmanlı büyükleri arasına dahi giremeyen Sultan 2. Selim, 16 Haziran 1573’te Fransa kralı 9. Charles’e gönderdiği fermanda bakın ne diyor:
-Kardeşin Polonya beylerinden Henri’nin bize itaat ve ubudiyetini bildiren mektubu üzerine, bu memlekete kral tayin edilmek hususundaki ricasını Allah’ın lütuf ve inayeti ile kabul ettik ve kendisini Polonya’ya kral seçtik ve tayin ettik!
-Na’pmış, na’pmış?
Kral seçmiş ve tayin eylemiş!
İşte benim devletim, böyle bir devletti. Kral olmak isteyen prensler Türk başkentine müracat eder, talep uygun görülürse, Divan adamcağızı kral tayin ediverirdi. 
Gençler anlamayabilirler, 2. Selim’in fermanında zikredilen “Ubudiyet” demek, “kulluk, kölelik etmek” demektir!
Henri, padişaha itaat ve ubudiyetini bildiren bir mektup yazdığına göre öyleyse ne demek istemiştir?
“-Kral olursam kulunuz, köleniz olacağım” demek istemiştir!
Şimdi bizi ite - kopuğa kul - köle yapmak istiyorlar. AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri, Türk Milleti’ni câni ilân eden bir yahudi çocuğu mahkemeye verildiği için, Türkiye Cumhuriyeti’ne meydan okuyor, ağzını açan yok. 
Gel de yanma şimdi, gel de kahrolma!
Bu adama haddini bildirmek kahramanlık meselesi değildir ama, hiç şüphesiz kan meselesidir! 


(13 Eylül 2005 / Yeniçağ) Necdet Sevinç

Devlet Küçülürse (Necdet Sevinç)

DEVLET KÜÇÜLÜRSE

"Komünist ülkeler bile özelleştirmeyi başardı, biz hâlâ bunun kavgasını veriyoruz" diyen Recep Tayyip'e cevaben kaleme aldığımız 18 Haziran tarihli Divan'da, Türkiye'de devletin ekonomi içindeki payının gelişmiş ülkelerden daha az olduğunu yazmıştık.
Ülkenin özelleştirme suretiyle ecnebilere pazarlandığından bahsettiğimiz o yazıda İMF kaynaklarına dayanarak bazı rakamlar da vermiştik. Arkadaşlar yazıyı Seydişehir'de ağaç gövdelerine yapıştırmış, uygun yerlere asmışlar.

Rakamların kaynağı konusunda tartışmalar çıkmış şimdi o yazıyı indirip, bunu assın veya yapıştırsınlar.

1997'de gelişmiş ülkelerin ekonomik hayat içindeki payını gösteren rakamları tekrarlıyorum: Amerika %32.3, Almanya %49, Avusturalya %51.7, Belçika %54.3, Fransa %54.25, Hollanda %49.9, İngiltere %41, İspanya %42.2, İsveç %62.3, İsviçre %48.8, İtalya %50.2, Japonya %35, Kanada %42.3, Norveç %43.6, Türkiye %26.6.

Bu rakamların üç kaynağı var.

1)İMF, Economic Outlook, June 1998
2)OECD, Analytical Databank
3)Bildiren Dergisi, sayı 9, Nisan 2001 sayfa: 33. 


Yukarıdaki ülkelerden en geri kalmış olanı Türkiye'dir.
Devletin ekonomide en az pay sahibi olduğu ülke de Türkiye'dir.
Fransa'da devletin 1.5 milyon işçi çalıştıran 2.498 şirketi vardır! Bu şirketlerin 17'si tarım, 341'i sanayi diğerleri de ticaret, ulaşım, bankacılık gibi sektörlerde faaliyet göstermektedir.
Alman Hava Yollarının %52'si, Wolksvagen fabrikalarının %20'si Alman devletinin mülkiyetindedir. Yukarıda sıraladığımız ülkelerin birçoğunda, bırakın devlet fabrikalarını, özel şirketlerini hisselerini bile serbestçe alıp, satamazsınız.
Japonya'da eğer bir şirket satılıyorsa, şirket hisselerinin %60-70'ini öteki Japon şirketleri veya Japon Merkez Bankası alır.

Yabancıların Fransa'da %20'den İngiltere'de %10'dan fazla hisse almaları yasaktır! Öyle ise devlet fabrikalarının özelleştirilmesiyle kalkınma arasında herhangi bir ilişki yoktur.
Bizdeki özelleştirme daha çok millî servetin ecnebilere veya ecnebilerin yerli ortaklarına pazarlanması şeklinde uygulandığı için, devlet fabrikalarını yabancılara satmak demek, küresel hegomanya peşinde koşan milletlerararası sermayeye destek vermek demektir.
Hepimiz biliyoruz ki, milletlerarası sermaye siyonistlere yani Gizli Devlet'e aittir.
Öyle ise devlet küçüldükçe Siyonizm kudret kazanacaktır.

22.06.2005 Necdet Sevinç

11 Mart 2016 Cuma

Gizli servis operasyonu (Necdet Sevinç)

Gizli servis operasyonu

Düşman gizli servislerinin yeni bir zihin inşa etmek suretiyle ele geçirdiği Türk çocuklarını kendi devletlerine, kendi milletlerine, kendi dinleri ve kendi ailelerine karşı kullanması ile ilgili tüm operasyonlara misyoner faaliyetler diyoruz.

Öyle ise misyonerlik; AB’ye kayıtsız şartsız teslim olan iktidar sahiplerinin zavallılıklarını gizlemek için ileri sürdükleri gibi din propagandası veya dinî bir tercih meselesi değildir. Öyle olsaydı; Batının emperyalist başkentleri elegeçirmek istedikleri ülkelere önce misyonerleri göndermez ve devlet bütçesinden ayrılan tahsisatlarla bu Gizli Ordu’ya destek vermezlerdi.

Eğer misyonerlik sadece bir din propagandası ve dinî tercih meselesi olsaydı, daha birkaç yıl önce Millî Güvenlik Kurulu’nun gündemini meşgul eder miydi?

Ne yazık ki, Milli Güvenlik Kurulunun aldığı kararlar uygulanamadan hükümet değişmiş ve Batının “kültürel çökertme programı” AB’nin dayatmasıyla serbestçe uygulanmaya başlanmıştır.

Yani sizin bu satırları okuduğunuz saatlerde, güçlü banka hesaplarıyla desteklenen, son derece iyi yetiştirilmiş yüzlerce papaz, ecnebi himayesini kabule hazır karakterlerinşa etmek için -belki aralarında evladınızın da bulunduğu- yüzlerce Türk çocuğunun başının etini yiyor olacaktır!

Türk Milleti tarihinin hiçbir döneminde sinsi haçlı taarruzlarına karşı bugün olduğu gibi sahipsiz ve savunmasız bırakılmamış, tanassur, tarihin hiçbir döneminde bugün olduğu gibi özendirilmemiştir. Ve tarihin hiçbir döneminde hoca efendilerin himayesinde yürütülmemiştir hiristiyanlaştırma faaliyetleri. Misyonerleri savunmak hoca efendilere düşmemiştir.

Öylesine sindirildik ki, sadece bir yılda ve sadece Güneydoğu’da 1.200 kişi hiristiyanlığa geçtiği hâlde, rum ve ermeni çocuklarıyla yunan casuslarına para vererek Türk Devleti’nin ve Türk Milliyetçilerinin üstüne gönderen firari hocanın yayın organları misyonerlerin “sanıldığı kadar tehlikeli olmadığına” dair telkinlerde bulunabilmişlerdir.

Burada yeniden İslama dönen Tarsus Protestan Kilisesi eski papazı İlker Çınar’a kulak vermemiz gerekiyor.

Yeni Şafak’ta yayınlanan röportajında diyor ki:

“-Marmaris’teki çalışmam tamamlandıktan sonra Tarsus’a gitmem ve ABD vatandaşı T.T ile birlikte çalışmam istendi”

Kim bu T.T?

İlker Çınar, T.T’nin kimliğini şöyle açıklıyor:

-T.T’nin ABD gizli servisinde çalıştığını daha sonra kendi ağzından duydum!

Hıımmm...

Öyle ise yakında hiç ummadığınız kimselerin de ABD gizli servisi hesabına çalıştığını duyarsanız şaşırmayınız.


Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 7 Mayıs 2005

Aslında Satılan Vatandır! (Necdet Sevinç)

Aslında Satılan Vatandır!

Türkiye’yi yönetenler, herhalde “Türkiye Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir” diyen dolandırıcılıktan sabıkalı medya soytarısının fikrini benimsiyor olacaklar ki, birçok ağır sanayi kuruluşundan sonra Ereğli Demir Çelik fabrikalarını da satışa çıkardılar.

Bahane aynı bahane: Efendim, liberal ekonomiyi uygulayabilmek için devletin iktisadî faaliyetten elini çekmesi ve bütün devlet fabrikalarının özelleştirilmesi şartmış!

Değildir!

Çünkü liberalizmi ihraç eden ülkelerde bile devletin ekonomik hayata müdahalesi Türkiye’dekinden kat be kat fazladır. Mesela Amerika, Japonya ve Avrupa Birliği gibi ülkelerde devletin ekonomi üzerindeki payı ortalama %47’iken, Türkiye’de %23’tür ki, bu rakam aslında devletin çökertildiğini göstermektedir.

Kaldı ki, liberalizm ve özelleştirme, iddia, edildiği gibi, eğer bir ülkenin iktisadî refahını temin edebilseydi, Osmanlı imparatorluğu çökmezdi. Aksine Osmanlı imparatorluğu, deniz yolları, demir yolları, madenler, telefon ve tramvay şirketleri, marangoz ve kibrit atelyelerine varıncaya kadar bütün işletme ve imalathaneler ecnebilerin eline geçtiği için batmıştır!

Biz Cumhuriyet’in ilk yıllarında ecnebilerin ele geçirdiği şirket ve fabrikaları millileştirerek ikinci bir Kurtuluş Savaşı vermiştik. Şimdi 80 yıllık Cumhuriyet’in bütün kazanımlarını borç faizlerinin 3 -5 aylık taksiti için ona buna devrediyoruz.

Türk Ordusu’nun yakıt ihtiyacını karşılayan Tüpraş’ı satıyoruz! Harp Sanayiinin çelik ihtiyacını temin eden Erdemir’i satıyoruz. Petro-kimya tesislerini satıyoruz. Türk Hava Yollarını satıyoruz. Bankaları, limanları satıyoruz. Sahilleri, sınır boylarını, dağları ovaları satıyoruz.

Yani vatanı satıyoruz, vatanı!

Çiftçimizin ürettiği domates bile ecnebi marketler aracılığı ile sunuluyor bize! Üreten Türk, tüketen Türk fakat parayı ecnebi kazanıyor. Öyle ise Türkiye’de özelleştirme demek ecnebilerin Türkleri soyması demektir.

Lütfen herkes cebindeki sigara paketini çıkarıp masanın üzerine koysun. Eğer on paketten dokuzu yabancı sigara değilse ben sözümü geri alırım.

Keyfinize müdahale ettiğimi sanıyorsanız, milliyetçilik keyfinize de karışır, zevkinize de. Bizim yetiştiğimiz yıllarda ecnebi sigara içmek milliyetçiliğe ihanet etmek demekti! O sebeple yabancı sigara kullananlar yanımıza pek yakışamazlardı. Yaklaşanlara selam vermezdik. Yüzlerine bakmazdık. Kötek yemişten kötü olurlardı. Kınardık onları.

Bugün de kınanmalıdır. Yabancı sigara içenler de yabancı malını tercih edenler de.

Bir başka gün Erdemir’den bahsedeceğiz.

Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 11 Mayıs 2005

Bursa Nutku (Necdet Sevinç)

Bursa Nutku


BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu son gündür yurt çapında tezgâhlanan ayaklanmayı kastederek “olaylar böyle devam ederse evimizde oturmayız” dedi ya, vay sen misin böyle konuşan? Dün akşam rastladığım bütün televizyon kanallarında adamcağızı âdetâ sorguya çektiler.

Sık sık tekrarladıkları sual şuydu:

-Evde oturmazsanız ne yaparsınız?

Bir siyasî partiyi yönetmiyorum ama benim ağzımdan böyle bir söz çıksaydı ve bu soru bana sorulsaydı vereceğim cevap şuydu:

-Türkiye’nin meydanlarında üç renkli kefen dalgalandırılarak Mehmetçik kaatilinin lehine slogan atılıyor ve Türk Bayrağı’na alçakça saldırıldığı hâlde, Türk Milleti’ni ve Türk Devleti’ni korumakla görevli olanlar elbette evinde oturmayacak ve elbette millî mukaddesatına sahip çıkacaktır!

Yazıcıoğlu, sözünün arkasında dursaydı lider olurdu! Duramadı. Keşke “evde oturmazsanız ne yaparsınız” sorusuna Gazi’nin Bursa Nutku’nu okuyarak cevap verseydi.

Buyrun okuyalım.
Büyütüp uygun yerlere asınız

Türk genci, Cumhuriyetin ve inkılâpların sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzûmuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve inkılâpları benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, “bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır” demeyecektir. Hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silâhla, nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır. Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “polis henüz inkılâp ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkûm edecektir. Yine düşünecek: “Demek, adliyeyi de ıslâh etmek, rejime göre düzenlemek lâzım!” Onu hapse atacaklar. Kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber; bana; İsmet Paşa’ya, Meclis’e telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki; “Ben inanç ve kanaatımın icabını yaptım. Müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve âmilleri düzeltmek de benim vazifemdir!”

İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği!



Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 10 Eylül 2005

Durum o kadar vahim ki... (Necdet Sevinç)

Durum o kadar vahim ki...


Küreselleşmenin en önemli kuramcılarından biri olan John Naisbitt, Türkçe’ye de tercüme edilen “Global Paradoks” adlı eserinde başımıza gelmekte olan felâketingerekçesini şöyle açıklıyordu:

“- Büyük şirketlerin özerk ve küçük ünitelere bölünerek daha iyi çalışabileceklerini görüyoruz. Aynı durum ülkeler için de geçerli. Eğer dünyayı tek pazarlı bir dünya hâline getireceksek, parçalar küçük olmalı!”

Emperyalizmin yeryüzüne hâkim olması için “dünyanın bin devletçiğe bölünmesi lâzım geldiğini” gizlemeyen Naisbitt bu bölüp parçalama işinin başarılması için nasıl bir telkinde bulunmuştu biliyor musunuz?

Demişti ki;

- Etnik köken, dil din ve yerel inançlarının geliştirilmesi!

Şimdi anladınız mı “küreselleşme olgusu ulus devlete bakışı değiştirmiştir, artık ulus devletler dönemi bitmiştir” diye ortalıkta dolaşanların kime hizmet ettiğini?

Yıllardan beri “bir evrak için Ankara’ya gidildiğinden” bahisle, mahallî idarelerin niçin özerkleştirilmek istendiğini anladınız mı şimdi?

Ve yaklaşık on yıldan beri ama Allah’ın her günü “etnik kökenden, mozaikten, dilsel ve dinsel azınlıklardan, kültürel farklılıklarını kabul edilmesi gerektiğinden”bahsedenlerden kime hizmet ettiğini de anladınız mı?

Gaflet, dalâlet ve hattâ hıyanet o hâle geldi ki, eğer ‘Üniter Devlet’ ortak paydasında birleşen ülkenin asker-sivil bütün aydınları kuvvetli bir liderlik etrafında Kuva-yı Millîye hareketini yeniden başlatamazlarsa Türkiye’yi kaybedeceğiz.

Vehim değildir bu! Paranoya değildir! Feryattır feryat!

“Parçaların küçük olması için” son 10 yılda 25 yeni devleti ortaya çıkranlar şimdi Türkiye’yi parçalamak için harekete geçtiler.

İki gün önce Sayın Attila İlhan yazdı. Bakın General Aleskiy Kornikof nasıl bir tespitte bulunmuş:

Demiş ki:

“... CIA ve M15, 1987’de Londra’da yeni bir saldırganlık anlaşması imzaladılar: Times Antlaşması. Buna göre beliren iki odak var. Biri Doğu Avrupa’nın merkezi görümündeki Yugoslavya, öteki Mezopotamya ya da Irak ve Türkiye. Önce Yugoslavya ve Mezopotamya’daki etnik gruplar harekete geçirildi. Sonra sıra Irak’a ve Türkiye’ye geldi!”

Bu General Kornikof öyle rasgele bir Rus subayı değil. Askeri İstihbarat Okulu Bölüm Başkanı. Emekli ataşemiliter. Ortadoğu ve Kafkasya uzmanı.

Durum o kadar vahimdir ki, “Türkiye’nin sıkıntılarının Lozan’dan kaynaklandığını” tekrarlayagelenler, artık Sevr’in korkulacak bir belge olmadığını söylemek cür’etini dahi kendilerinde görebilmektedirler.

Lütfen altını çiziniz:

Vatandaşı olduğu devletin “Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden” rahatsız olanlar, dün Güneydoğu’nun ıssız vadilerinde ve vahşi dağlarında dolaşıyorlardı. Bugün Başbakanlık koridorlarında geziniyorlar.

Ve devletten aldıkları maaş ve ödeneklerle devleti çökertmek için rapor hazırlıyorlar.


Eğer bahsettiğim liderlik biran önce kurulmaz ve millî kurtuluş hareketi derhal başlatılmazsa Uyum Yasaları’yla birlikte Sevr’in maddeleri nasıl kabul edildiyse, Lozan da gene Uyum Yasaları’yla ilga edilecek, böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senedi hükümsüz sayılacaktır.


Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 26 Ekim 2004