Kan Meselesi
Vatan şârimiz Namık Kemal “Fıtrat değişir sanma, bu kan yine o kandır” diyor ya; Etnik Çete’nin tansiyonunu tavana vurduran hamaset kelimesi, işte o kanın terkibinde bulunan yiğitlik demektir! Yani hamaset, İsmet Paşa rahmetlisinin Meclis kürsüsünde bizim Gaziantep Müdafaası’nı anlatırken ifade ettiği gibi, “kanın fıtraten haiz olduğu kudret” mânâsına gelir.
Damarlarda bu kan dolaşmadığı takdirde herhangi bir değerin meydana gelmesi esasen mümkün olamayacağına göre, öyleyse yiğitlik herkeste bulunmaz.
Babaları ecdadımın kapıkulları olan Etnik Çete mensuplarıyla İbnî Abdullah’larda hiç bulunmaz! Onun için Etnik Çete mensupları da İbnî Abdullah’lar da hamasetten hoşlanmazlar.
Ama hamaset olmadan millî tarih şuuruna erişilemeyeceği ve millî şahsiyet de teşekkül etmeyeceği için biz hamaset yapmaya devam edeceğiz.
Karlofça Antlaşması’na kadar Avrupa’nın kral ve imparatorları, ancak bizim vezir-i azama muhatap olabilirlerdi. Padişah ihtiyaç duyar da Avrupa’nın kral veya imparatorlarına ferman gönderecek olursa, onlara “sen” diye hitap ederdi! “siz” demezdi. Ama onlar meselelerini arz etmek için Türk imparatorunun huzuruna kabul edildiklerinde mermer zemini öperlerdi! Padişah bu kefere takımını kabul etmeye pek tenezzül etmez, onun katına çıkan herkesin de etek veya ayak öpmesine izin vermezdi! Kimini, sarayın merdivenlerine yüz sürmesine gözyumarak şereflendirirdi, kimini atının özengisini öptürerek!
Bir kez daha yayınlamıştım, çocuklarınıza okutmanız için tekrarında fayda görüyorum:
Osmanlı büyükleri arasına dahi giremeyen Sultan 2. Selim, 16 Haziran 1573’te Fransa kralı 9. Charles’e gönderdiği fermanda bakın ne diyor:
-Kardeşin Polonya beylerinden Henri’nin bize itaat ve ubudiyetini bildiren mektubu üzerine, bu memlekete kral tayin edilmek hususundaki ricasını Allah’ın lütuf ve inayeti ile kabul ettik ve kendisini Polonya’ya kral seçtik ve tayin ettik!
-Na’pmış, na’pmış?
Kral seçmiş ve tayin eylemiş!
İşte benim devletim, böyle bir devletti. Kral olmak isteyen prensler Türk başkentine müracat eder, talep uygun görülürse, Divan adamcağızı kral tayin ediverirdi.
Gençler anlamayabilirler, 2. Selim’in fermanında zikredilen “Ubudiyet” demek, “kulluk, kölelik etmek” demektir!
Henri, padişaha itaat ve ubudiyetini bildiren bir mektup yazdığına göre öyleyse ne demek istemiştir?
“-Kral olursam kulunuz, köleniz olacağım” demek istemiştir!
Şimdi bizi ite - kopuğa kul - köle yapmak istiyorlar. AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri, Türk Milleti’ni câni ilân eden bir yahudi çocuğu mahkemeye verildiği için, Türkiye Cumhuriyeti’ne meydan okuyor, ağzını açan yok.
Gel de yanma şimdi, gel de kahrolma!
Bu adama haddini bildirmek kahramanlık meselesi değildir ama, hiç şüphesiz kan meselesidir!
(13 Eylül 2005 / Yeniçağ) Necdet Sevinç
15 Mart 2016 Salı
Devlet Küçülürse (Necdet Sevinç)
DEVLET KÜÇÜLÜRSE
"Komünist ülkeler bile özelleştirmeyi başardı, biz hâlâ bunun kavgasını veriyoruz" diyen Recep Tayyip'e cevaben kaleme aldığımız 18 Haziran tarihli Divan'da, Türkiye'de devletin ekonomi içindeki payının gelişmiş ülkelerden daha az olduğunu yazmıştık.
Ülkenin özelleştirme suretiyle ecnebilere pazarlandığından bahsettiğimiz o yazıda İMF kaynaklarına dayanarak bazı rakamlar da vermiştik. Arkadaşlar yazıyı Seydişehir'de ağaç gövdelerine yapıştırmış, uygun yerlere asmışlar.
Rakamların kaynağı konusunda tartışmalar çıkmış şimdi o yazıyı indirip, bunu assın veya yapıştırsınlar.
1997'de gelişmiş ülkelerin ekonomik hayat içindeki payını gösteren rakamları tekrarlıyorum: Amerika %32.3, Almanya %49, Avusturalya %51.7, Belçika %54.3, Fransa %54.25, Hollanda %49.9, İngiltere %41, İspanya %42.2, İsveç %62.3, İsviçre %48.8, İtalya %50.2, Japonya %35, Kanada %42.3, Norveç %43.6, Türkiye %26.6.
Bu rakamların üç kaynağı var.
1)İMF, Economic Outlook, June 1998
2)OECD, Analytical Databank
3)Bildiren Dergisi, sayı 9, Nisan 2001 sayfa: 33.
Yukarıdaki ülkelerden en geri kalmış olanı Türkiye'dir.
Devletin ekonomide en az pay sahibi olduğu ülke de Türkiye'dir.
Fransa'da devletin 1.5 milyon işçi çalıştıran 2.498 şirketi vardır! Bu şirketlerin 17'si tarım, 341'i sanayi diğerleri de ticaret, ulaşım, bankacılık gibi sektörlerde faaliyet göstermektedir.
Alman Hava Yollarının %52'si, Wolksvagen fabrikalarının %20'si Alman devletinin mülkiyetindedir. Yukarıda sıraladığımız ülkelerin birçoğunda, bırakın devlet fabrikalarını, özel şirketlerini hisselerini bile serbestçe alıp, satamazsınız.
Japonya'da eğer bir şirket satılıyorsa, şirket hisselerinin %60-70'ini öteki Japon şirketleri veya Japon Merkez Bankası alır.
Yabancıların Fransa'da %20'den İngiltere'de %10'dan fazla hisse almaları yasaktır! Öyle ise devlet fabrikalarının özelleştirilmesiyle kalkınma arasında herhangi bir ilişki yoktur.
Bizdeki özelleştirme daha çok millî servetin ecnebilere veya ecnebilerin yerli ortaklarına pazarlanması şeklinde uygulandığı için, devlet fabrikalarını yabancılara satmak demek, küresel hegomanya peşinde koşan milletlerararası sermayeye destek vermek demektir.
Hepimiz biliyoruz ki, milletlerarası sermaye siyonistlere yani Gizli Devlet'e aittir.
Öyle ise devlet küçüldükçe Siyonizm kudret kazanacaktır.
22.06.2005 Necdet Sevinç
Ülkenin özelleştirme suretiyle ecnebilere pazarlandığından bahsettiğimiz o yazıda İMF kaynaklarına dayanarak bazı rakamlar da vermiştik. Arkadaşlar yazıyı Seydişehir'de ağaç gövdelerine yapıştırmış, uygun yerlere asmışlar.
Rakamların kaynağı konusunda tartışmalar çıkmış şimdi o yazıyı indirip, bunu assın veya yapıştırsınlar.
1997'de gelişmiş ülkelerin ekonomik hayat içindeki payını gösteren rakamları tekrarlıyorum: Amerika %32.3, Almanya %49, Avusturalya %51.7, Belçika %54.3, Fransa %54.25, Hollanda %49.9, İngiltere %41, İspanya %42.2, İsveç %62.3, İsviçre %48.8, İtalya %50.2, Japonya %35, Kanada %42.3, Norveç %43.6, Türkiye %26.6.
Bu rakamların üç kaynağı var.
1)İMF, Economic Outlook, June 1998
2)OECD, Analytical Databank
3)Bildiren Dergisi, sayı 9, Nisan 2001 sayfa: 33.
Yukarıdaki ülkelerden en geri kalmış olanı Türkiye'dir.
Devletin ekonomide en az pay sahibi olduğu ülke de Türkiye'dir.
Fransa'da devletin 1.5 milyon işçi çalıştıran 2.498 şirketi vardır! Bu şirketlerin 17'si tarım, 341'i sanayi diğerleri de ticaret, ulaşım, bankacılık gibi sektörlerde faaliyet göstermektedir.
Alman Hava Yollarının %52'si, Wolksvagen fabrikalarının %20'si Alman devletinin mülkiyetindedir. Yukarıda sıraladığımız ülkelerin birçoğunda, bırakın devlet fabrikalarını, özel şirketlerini hisselerini bile serbestçe alıp, satamazsınız.
Japonya'da eğer bir şirket satılıyorsa, şirket hisselerinin %60-70'ini öteki Japon şirketleri veya Japon Merkez Bankası alır.
Yabancıların Fransa'da %20'den İngiltere'de %10'dan fazla hisse almaları yasaktır! Öyle ise devlet fabrikalarının özelleştirilmesiyle kalkınma arasında herhangi bir ilişki yoktur.
Bizdeki özelleştirme daha çok millî servetin ecnebilere veya ecnebilerin yerli ortaklarına pazarlanması şeklinde uygulandığı için, devlet fabrikalarını yabancılara satmak demek, küresel hegomanya peşinde koşan milletlerararası sermayeye destek vermek demektir.
Hepimiz biliyoruz ki, milletlerarası sermaye siyonistlere yani Gizli Devlet'e aittir.
Öyle ise devlet küçüldükçe Siyonizm kudret kazanacaktır.
22.06.2005 Necdet Sevinç
11 Mart 2016 Cuma
Gizli servis operasyonu (Necdet Sevinç)
Gizli servis operasyonu
Düşman gizli servislerinin yeni bir zihin inşa etmek suretiyle ele geçirdiği Türk çocuklarını kendi devletlerine, kendi milletlerine, kendi dinleri ve kendi ailelerine karşı kullanması ile ilgili tüm operasyonlara misyoner faaliyetler diyoruz.
Öyle ise misyonerlik; AB’ye kayıtsız şartsız teslim olan iktidar sahiplerinin zavallılıklarını gizlemek için ileri sürdükleri gibi din propagandası veya dinî bir tercih meselesi değildir. Öyle olsaydı; Batının emperyalist başkentleri elegeçirmek istedikleri ülkelere önce misyonerleri göndermez ve devlet bütçesinden ayrılan tahsisatlarla bu Gizli Ordu’ya destek vermezlerdi.
Eğer misyonerlik sadece bir din propagandası ve dinî tercih meselesi olsaydı, daha birkaç yıl önce Millî Güvenlik Kurulu’nun gündemini meşgul eder miydi?
Ne yazık ki, Milli Güvenlik Kurulunun aldığı kararlar uygulanamadan hükümet değişmiş ve Batının “kültürel çökertme programı” AB’nin dayatmasıyla serbestçe uygulanmaya başlanmıştır.
Yani sizin bu satırları okuduğunuz saatlerde, güçlü banka hesaplarıyla desteklenen, son derece iyi yetiştirilmiş yüzlerce papaz, ecnebi himayesini kabule hazır karakterlerinşa etmek için -belki aralarında evladınızın da bulunduğu- yüzlerce Türk çocuğunun başının etini yiyor olacaktır!
Türk Milleti tarihinin hiçbir döneminde sinsi haçlı taarruzlarına karşı bugün olduğu gibi sahipsiz ve savunmasız bırakılmamış, tanassur, tarihin hiçbir döneminde bugün olduğu gibi özendirilmemiştir. Ve tarihin hiçbir döneminde hoca efendilerin himayesinde yürütülmemiştir hiristiyanlaştırma faaliyetleri. Misyonerleri savunmak hoca efendilere düşmemiştir.
Öylesine sindirildik ki, sadece bir yılda ve sadece Güneydoğu’da 1.200 kişi hiristiyanlığa geçtiği hâlde, rum ve ermeni çocuklarıyla yunan casuslarına para vererek Türk Devleti’nin ve Türk Milliyetçilerinin üstüne gönderen firari hocanın yayın organları misyonerlerin “sanıldığı kadar tehlikeli olmadığına” dair telkinlerde bulunabilmişlerdir.
Burada yeniden İslama dönen Tarsus Protestan Kilisesi eski papazı İlker Çınar’a kulak vermemiz gerekiyor.
Yeni Şafak’ta yayınlanan röportajında diyor ki:
“-Marmaris’teki çalışmam tamamlandıktan sonra Tarsus’a gitmem ve ABD vatandaşı T.T ile birlikte çalışmam istendi”
Kim bu T.T?
İlker Çınar, T.T’nin kimliğini şöyle açıklıyor:
-T.T’nin ABD gizli servisinde çalıştığını daha sonra kendi ağzından duydum!
Hıımmm...
Öyle ise yakında hiç ummadığınız kimselerin de ABD gizli servisi hesabına çalıştığını duyarsanız şaşırmayınız.
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 7 Mayıs 2005
Düşman gizli servislerinin yeni bir zihin inşa etmek suretiyle ele geçirdiği Türk çocuklarını kendi devletlerine, kendi milletlerine, kendi dinleri ve kendi ailelerine karşı kullanması ile ilgili tüm operasyonlara misyoner faaliyetler diyoruz.
Öyle ise misyonerlik; AB’ye kayıtsız şartsız teslim olan iktidar sahiplerinin zavallılıklarını gizlemek için ileri sürdükleri gibi din propagandası veya dinî bir tercih meselesi değildir. Öyle olsaydı; Batının emperyalist başkentleri elegeçirmek istedikleri ülkelere önce misyonerleri göndermez ve devlet bütçesinden ayrılan tahsisatlarla bu Gizli Ordu’ya destek vermezlerdi.
Eğer misyonerlik sadece bir din propagandası ve dinî tercih meselesi olsaydı, daha birkaç yıl önce Millî Güvenlik Kurulu’nun gündemini meşgul eder miydi?
Ne yazık ki, Milli Güvenlik Kurulunun aldığı kararlar uygulanamadan hükümet değişmiş ve Batının “kültürel çökertme programı” AB’nin dayatmasıyla serbestçe uygulanmaya başlanmıştır.
Yani sizin bu satırları okuduğunuz saatlerde, güçlü banka hesaplarıyla desteklenen, son derece iyi yetiştirilmiş yüzlerce papaz, ecnebi himayesini kabule hazır karakterlerinşa etmek için -belki aralarında evladınızın da bulunduğu- yüzlerce Türk çocuğunun başının etini yiyor olacaktır!
Türk Milleti tarihinin hiçbir döneminde sinsi haçlı taarruzlarına karşı bugün olduğu gibi sahipsiz ve savunmasız bırakılmamış, tanassur, tarihin hiçbir döneminde bugün olduğu gibi özendirilmemiştir. Ve tarihin hiçbir döneminde hoca efendilerin himayesinde yürütülmemiştir hiristiyanlaştırma faaliyetleri. Misyonerleri savunmak hoca efendilere düşmemiştir.
Öylesine sindirildik ki, sadece bir yılda ve sadece Güneydoğu’da 1.200 kişi hiristiyanlığa geçtiği hâlde, rum ve ermeni çocuklarıyla yunan casuslarına para vererek Türk Devleti’nin ve Türk Milliyetçilerinin üstüne gönderen firari hocanın yayın organları misyonerlerin “sanıldığı kadar tehlikeli olmadığına” dair telkinlerde bulunabilmişlerdir.
Burada yeniden İslama dönen Tarsus Protestan Kilisesi eski papazı İlker Çınar’a kulak vermemiz gerekiyor.
Yeni Şafak’ta yayınlanan röportajında diyor ki:
“-Marmaris’teki çalışmam tamamlandıktan sonra Tarsus’a gitmem ve ABD vatandaşı T.T ile birlikte çalışmam istendi”
Kim bu T.T?
İlker Çınar, T.T’nin kimliğini şöyle açıklıyor:
-T.T’nin ABD gizli servisinde çalıştığını daha sonra kendi ağzından duydum!
Hıımmm...
Öyle ise yakında hiç ummadığınız kimselerin de ABD gizli servisi hesabına çalıştığını duyarsanız şaşırmayınız.
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 7 Mayıs 2005
Aslında Satılan Vatandır! (Necdet Sevinç)
Aslında Satılan Vatandır!
Türkiye’yi yönetenler, herhalde “Türkiye Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir” diyen dolandırıcılıktan sabıkalı medya soytarısının fikrini benimsiyor olacaklar ki, birçok ağır sanayi kuruluşundan sonra Ereğli Demir Çelik fabrikalarını da satışa çıkardılar.
Bahane aynı bahane: Efendim, liberal ekonomiyi uygulayabilmek için devletin iktisadî faaliyetten elini çekmesi ve bütün devlet fabrikalarının özelleştirilmesi şartmış!
Değildir!
Çünkü liberalizmi ihraç eden ülkelerde bile devletin ekonomik hayata müdahalesi Türkiye’dekinden kat be kat fazladır. Mesela Amerika, Japonya ve Avrupa Birliği gibi ülkelerde devletin ekonomi üzerindeki payı ortalama %47’iken, Türkiye’de %23’tür ki, bu rakam aslında devletin çökertildiğini göstermektedir.
Kaldı ki, liberalizm ve özelleştirme, iddia, edildiği gibi, eğer bir ülkenin iktisadî refahını temin edebilseydi, Osmanlı imparatorluğu çökmezdi. Aksine Osmanlı imparatorluğu, deniz yolları, demir yolları, madenler, telefon ve tramvay şirketleri, marangoz ve kibrit atelyelerine varıncaya kadar bütün işletme ve imalathaneler ecnebilerin eline geçtiği için batmıştır!
Biz Cumhuriyet’in ilk yıllarında ecnebilerin ele geçirdiği şirket ve fabrikaları millileştirerek ikinci bir Kurtuluş Savaşı vermiştik. Şimdi 80 yıllık Cumhuriyet’in bütün kazanımlarını borç faizlerinin 3 -5 aylık taksiti için ona buna devrediyoruz.
Türk Ordusu’nun yakıt ihtiyacını karşılayan Tüpraş’ı satıyoruz! Harp Sanayiinin çelik ihtiyacını temin eden Erdemir’i satıyoruz. Petro-kimya tesislerini satıyoruz. Türk Hava Yollarını satıyoruz. Bankaları, limanları satıyoruz. Sahilleri, sınır boylarını, dağları ovaları satıyoruz.
Yani vatanı satıyoruz, vatanı!
Çiftçimizin ürettiği domates bile ecnebi marketler aracılığı ile sunuluyor bize! Üreten Türk, tüketen Türk fakat parayı ecnebi kazanıyor. Öyle ise Türkiye’de özelleştirme demek ecnebilerin Türkleri soyması demektir.
Lütfen herkes cebindeki sigara paketini çıkarıp masanın üzerine koysun. Eğer on paketten dokuzu yabancı sigara değilse ben sözümü geri alırım.
Keyfinize müdahale ettiğimi sanıyorsanız, milliyetçilik keyfinize de karışır, zevkinize de. Bizim yetiştiğimiz yıllarda ecnebi sigara içmek milliyetçiliğe ihanet etmek demekti! O sebeple yabancı sigara kullananlar yanımıza pek yakışamazlardı. Yaklaşanlara selam vermezdik. Yüzlerine bakmazdık. Kötek yemişten kötü olurlardı. Kınardık onları.
Bugün de kınanmalıdır. Yabancı sigara içenler de yabancı malını tercih edenler de.
Bir başka gün Erdemir’den bahsedeceğiz.
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 11 Mayıs 2005
Türkiye’yi yönetenler, herhalde “Türkiye Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir” diyen dolandırıcılıktan sabıkalı medya soytarısının fikrini benimsiyor olacaklar ki, birçok ağır sanayi kuruluşundan sonra Ereğli Demir Çelik fabrikalarını da satışa çıkardılar.
Bahane aynı bahane: Efendim, liberal ekonomiyi uygulayabilmek için devletin iktisadî faaliyetten elini çekmesi ve bütün devlet fabrikalarının özelleştirilmesi şartmış!
Değildir!
Çünkü liberalizmi ihraç eden ülkelerde bile devletin ekonomik hayata müdahalesi Türkiye’dekinden kat be kat fazladır. Mesela Amerika, Japonya ve Avrupa Birliği gibi ülkelerde devletin ekonomi üzerindeki payı ortalama %47’iken, Türkiye’de %23’tür ki, bu rakam aslında devletin çökertildiğini göstermektedir.
Kaldı ki, liberalizm ve özelleştirme, iddia, edildiği gibi, eğer bir ülkenin iktisadî refahını temin edebilseydi, Osmanlı imparatorluğu çökmezdi. Aksine Osmanlı imparatorluğu, deniz yolları, demir yolları, madenler, telefon ve tramvay şirketleri, marangoz ve kibrit atelyelerine varıncaya kadar bütün işletme ve imalathaneler ecnebilerin eline geçtiği için batmıştır!
Biz Cumhuriyet’in ilk yıllarında ecnebilerin ele geçirdiği şirket ve fabrikaları millileştirerek ikinci bir Kurtuluş Savaşı vermiştik. Şimdi 80 yıllık Cumhuriyet’in bütün kazanımlarını borç faizlerinin 3 -5 aylık taksiti için ona buna devrediyoruz.
Türk Ordusu’nun yakıt ihtiyacını karşılayan Tüpraş’ı satıyoruz! Harp Sanayiinin çelik ihtiyacını temin eden Erdemir’i satıyoruz. Petro-kimya tesislerini satıyoruz. Türk Hava Yollarını satıyoruz. Bankaları, limanları satıyoruz. Sahilleri, sınır boylarını, dağları ovaları satıyoruz.
Yani vatanı satıyoruz, vatanı!
Çiftçimizin ürettiği domates bile ecnebi marketler aracılığı ile sunuluyor bize! Üreten Türk, tüketen Türk fakat parayı ecnebi kazanıyor. Öyle ise Türkiye’de özelleştirme demek ecnebilerin Türkleri soyması demektir.
Lütfen herkes cebindeki sigara paketini çıkarıp masanın üzerine koysun. Eğer on paketten dokuzu yabancı sigara değilse ben sözümü geri alırım.
Keyfinize müdahale ettiğimi sanıyorsanız, milliyetçilik keyfinize de karışır, zevkinize de. Bizim yetiştiğimiz yıllarda ecnebi sigara içmek milliyetçiliğe ihanet etmek demekti! O sebeple yabancı sigara kullananlar yanımıza pek yakışamazlardı. Yaklaşanlara selam vermezdik. Yüzlerine bakmazdık. Kötek yemişten kötü olurlardı. Kınardık onları.
Bugün de kınanmalıdır. Yabancı sigara içenler de yabancı malını tercih edenler de.
Bir başka gün Erdemir’den bahsedeceğiz.
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 11 Mayıs 2005
Bursa Nutku (Necdet Sevinç)
Bursa Nutku
BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu son gündür yurt çapında tezgâhlanan ayaklanmayı kastederek “olaylar böyle devam ederse evimizde oturmayız” dedi ya, vay sen misin böyle konuşan? Dün akşam rastladığım bütün televizyon kanallarında adamcağızı âdetâ sorguya çektiler.
Sık sık tekrarladıkları sual şuydu:
-Evde oturmazsanız ne yaparsınız?
Bir siyasî partiyi yönetmiyorum ama benim ağzımdan böyle bir söz çıksaydı ve bu soru bana sorulsaydı vereceğim cevap şuydu:
-Türkiye’nin meydanlarında üç renkli kefen dalgalandırılarak Mehmetçik kaatilinin lehine slogan atılıyor ve Türk Bayrağı’na alçakça saldırıldığı hâlde, Türk Milleti’ni ve Türk Devleti’ni korumakla görevli olanlar elbette evinde oturmayacak ve elbette millî mukaddesatına sahip çıkacaktır!
Yazıcıoğlu, sözünün arkasında dursaydı lider olurdu! Duramadı. Keşke “evde oturmazsanız ne yaparsınız” sorusuna Gazi’nin Bursa Nutku’nu okuyarak cevap verseydi.
Buyrun okuyalım.Büyütüp uygun yerlere asınız
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 10 Eylül 2005
BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu son gündür yurt çapında tezgâhlanan ayaklanmayı kastederek “olaylar böyle devam ederse evimizde oturmayız” dedi ya, vay sen misin böyle konuşan? Dün akşam rastladığım bütün televizyon kanallarında adamcağızı âdetâ sorguya çektiler.
Sık sık tekrarladıkları sual şuydu:
-Evde oturmazsanız ne yaparsınız?
Bir siyasî partiyi yönetmiyorum ama benim ağzımdan böyle bir söz çıksaydı ve bu soru bana sorulsaydı vereceğim cevap şuydu:
-Türkiye’nin meydanlarında üç renkli kefen dalgalandırılarak Mehmetçik kaatilinin lehine slogan atılıyor ve Türk Bayrağı’na alçakça saldırıldığı hâlde, Türk Milleti’ni ve Türk Devleti’ni korumakla görevli olanlar elbette evinde oturmayacak ve elbette millî mukaddesatına sahip çıkacaktır!
Yazıcıoğlu, sözünün arkasında dursaydı lider olurdu! Duramadı. Keşke “evde oturmazsanız ne yaparsınız” sorusuna Gazi’nin Bursa Nutku’nu okuyarak cevap verseydi.
Buyrun okuyalım.Büyütüp uygun yerlere asınız
Türk genci, Cumhuriyetin ve inkılâpların sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzûmuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve inkılâpları benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, “bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır” demeyecektir. Hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silâhla, nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır. Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “polis henüz inkılâp ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkûm edecektir. Yine düşünecek: “Demek, adliyeyi de ıslâh etmek, rejime göre düzenlemek lâzım!” Onu hapse atacaklar. Kanun yolundan itirazlarını yapmakla beraber; bana; İsmet Paşa’ya, Meclis’e telgraflar yağdırıp haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki; “Ben inanç ve kanaatımın icabını yaptım. Müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve âmilleri düzeltmek de benim vazifemdir!”
İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği!
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 10 Eylül 2005
Durum o kadar vahim ki... (Necdet Sevinç)
Durum o kadar vahim ki...
Küreselleşmenin en önemli kuramcılarından biri olan John Naisbitt, Türkçe’ye de tercüme edilen “Global Paradoks” adlı eserinde başımıza gelmekte olan felâketingerekçesini şöyle açıklıyordu:
“- Büyük şirketlerin özerk ve küçük ünitelere bölünerek daha iyi çalışabileceklerini görüyoruz. Aynı durum ülkeler için de geçerli. Eğer dünyayı tek pazarlı bir dünya hâline getireceksek, parçalar küçük olmalı!”
Emperyalizmin yeryüzüne hâkim olması için “dünyanın bin devletçiğe bölünmesi lâzım geldiğini” gizlemeyen Naisbitt bu bölüp parçalama işinin başarılması için nasıl bir telkinde bulunmuştu biliyor musunuz?
Demişti ki;
- Etnik köken, dil din ve yerel inançlarının geliştirilmesi!
Şimdi anladınız mı “küreselleşme olgusu ulus devlete bakışı değiştirmiştir, artık ulus devletler dönemi bitmiştir” diye ortalıkta dolaşanların kime hizmet ettiğini?
Yıllardan beri “bir evrak için Ankara’ya gidildiğinden” bahisle, mahallî idarelerin niçin özerkleştirilmek istendiğini anladınız mı şimdi?
Ve yaklaşık on yıldan beri ama Allah’ın her günü “etnik kökenden, mozaikten, dilsel ve dinsel azınlıklardan, kültürel farklılıklarını kabul edilmesi gerektiğinden”bahsedenlerden kime hizmet ettiğini de anladınız mı?
Gaflet, dalâlet ve hattâ hıyanet o hâle geldi ki, eğer ‘Üniter Devlet’ ortak paydasında birleşen ülkenin asker-sivil bütün aydınları kuvvetli bir liderlik etrafında Kuva-yı Millîye hareketini yeniden başlatamazlarsa Türkiye’yi kaybedeceğiz.
Vehim değildir bu! Paranoya değildir! Feryattır feryat!
“Parçaların küçük olması için” son 10 yılda 25 yeni devleti ortaya çıkranlar şimdi Türkiye’yi parçalamak için harekete geçtiler.
İki gün önce Sayın Attila İlhan yazdı. Bakın General Aleskiy Kornikof nasıl bir tespitte bulunmuş:
Demiş ki:
“... CIA ve M15, 1987’de Londra’da yeni bir saldırganlık anlaşması imzaladılar: Times Antlaşması. Buna göre beliren iki odak var. Biri Doğu Avrupa’nın merkezi görümündeki Yugoslavya, öteki Mezopotamya ya da Irak ve Türkiye. Önce Yugoslavya ve Mezopotamya’daki etnik gruplar harekete geçirildi. Sonra sıra Irak’a ve Türkiye’ye geldi!”
Bu General Kornikof öyle rasgele bir Rus subayı değil. Askeri İstihbarat Okulu Bölüm Başkanı. Emekli ataşemiliter. Ortadoğu ve Kafkasya uzmanı.
Durum o kadar vahimdir ki, “Türkiye’nin sıkıntılarının Lozan’dan kaynaklandığını” tekrarlayagelenler, artık Sevr’in korkulacak bir belge olmadığını söylemek cür’etini dahi kendilerinde görebilmektedirler.
Lütfen altını çiziniz:
Vatandaşı olduğu devletin “Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden” rahatsız olanlar, dün Güneydoğu’nun ıssız vadilerinde ve vahşi dağlarında dolaşıyorlardı. Bugün Başbakanlık koridorlarında geziniyorlar.
Ve devletten aldıkları maaş ve ödeneklerle devleti çökertmek için rapor hazırlıyorlar.
Eğer bahsettiğim liderlik biran önce kurulmaz ve millî kurtuluş hareketi derhal başlatılmazsa Uyum Yasaları’yla birlikte Sevr’in maddeleri nasıl kabul edildiyse, Lozan da gene Uyum Yasaları’yla ilga edilecek, böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senedi hükümsüz sayılacaktır.
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 26 Ekim 2004
Küreselleşmenin en önemli kuramcılarından biri olan John Naisbitt, Türkçe’ye de tercüme edilen “Global Paradoks” adlı eserinde başımıza gelmekte olan felâketingerekçesini şöyle açıklıyordu:
“- Büyük şirketlerin özerk ve küçük ünitelere bölünerek daha iyi çalışabileceklerini görüyoruz. Aynı durum ülkeler için de geçerli. Eğer dünyayı tek pazarlı bir dünya hâline getireceksek, parçalar küçük olmalı!”
Emperyalizmin yeryüzüne hâkim olması için “dünyanın bin devletçiğe bölünmesi lâzım geldiğini” gizlemeyen Naisbitt bu bölüp parçalama işinin başarılması için nasıl bir telkinde bulunmuştu biliyor musunuz?
Demişti ki;
- Etnik köken, dil din ve yerel inançlarının geliştirilmesi!
Şimdi anladınız mı “küreselleşme olgusu ulus devlete bakışı değiştirmiştir, artık ulus devletler dönemi bitmiştir” diye ortalıkta dolaşanların kime hizmet ettiğini?
Yıllardan beri “bir evrak için Ankara’ya gidildiğinden” bahisle, mahallî idarelerin niçin özerkleştirilmek istendiğini anladınız mı şimdi?
Ve yaklaşık on yıldan beri ama Allah’ın her günü “etnik kökenden, mozaikten, dilsel ve dinsel azınlıklardan, kültürel farklılıklarını kabul edilmesi gerektiğinden”bahsedenlerden kime hizmet ettiğini de anladınız mı?
Gaflet, dalâlet ve hattâ hıyanet o hâle geldi ki, eğer ‘Üniter Devlet’ ortak paydasında birleşen ülkenin asker-sivil bütün aydınları kuvvetli bir liderlik etrafında Kuva-yı Millîye hareketini yeniden başlatamazlarsa Türkiye’yi kaybedeceğiz.
Vehim değildir bu! Paranoya değildir! Feryattır feryat!
“Parçaların küçük olması için” son 10 yılda 25 yeni devleti ortaya çıkranlar şimdi Türkiye’yi parçalamak için harekete geçtiler.
İki gün önce Sayın Attila İlhan yazdı. Bakın General Aleskiy Kornikof nasıl bir tespitte bulunmuş:
Demiş ki:
“... CIA ve M15, 1987’de Londra’da yeni bir saldırganlık anlaşması imzaladılar: Times Antlaşması. Buna göre beliren iki odak var. Biri Doğu Avrupa’nın merkezi görümündeki Yugoslavya, öteki Mezopotamya ya da Irak ve Türkiye. Önce Yugoslavya ve Mezopotamya’daki etnik gruplar harekete geçirildi. Sonra sıra Irak’a ve Türkiye’ye geldi!”
Bu General Kornikof öyle rasgele bir Rus subayı değil. Askeri İstihbarat Okulu Bölüm Başkanı. Emekli ataşemiliter. Ortadoğu ve Kafkasya uzmanı.
Durum o kadar vahimdir ki, “Türkiye’nin sıkıntılarının Lozan’dan kaynaklandığını” tekrarlayagelenler, artık Sevr’in korkulacak bir belge olmadığını söylemek cür’etini dahi kendilerinde görebilmektedirler.
Lütfen altını çiziniz:
Vatandaşı olduğu devletin “Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünden” rahatsız olanlar, dün Güneydoğu’nun ıssız vadilerinde ve vahşi dağlarında dolaşıyorlardı. Bugün Başbakanlık koridorlarında geziniyorlar.
Ve devletten aldıkları maaş ve ödeneklerle devleti çökertmek için rapor hazırlıyorlar.
Eğer bahsettiğim liderlik biran önce kurulmaz ve millî kurtuluş hareketi derhal başlatılmazsa Uyum Yasaları’yla birlikte Sevr’in maddeleri nasıl kabul edildiyse, Lozan da gene Uyum Yasaları’yla ilga edilecek, böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş senedi hükümsüz sayılacaktır.
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 26 Ekim 2004
Ferit Varsa, Atatürk de Olacaktır! (Necdet Sevinç)
Ferit Varsa, Atatürk de Olacaktır!
Bir daha sakın Tayyip ve takımının 368 milletvekili il Meclise geldiğini hatırlatmayın bana,
Sakın AKP’nin millî iradeyi temsil ettiğini ihsas ederek görevden kaçmaya mazeret aramayın.
Ve sakın yazılarımın yasaya ve anayasaya aykırı olduğundan bahisle, hukuk dersi vermeye kalkmayın.
Türk Devleti’nin temellerine tahrip kalıpları yerleştirmek ve Türk istiklâlini ihlâl etmek gibi bir mâhiyet kazanmışsa, hukuka riayet etmemi nasıl beklersiniz benden?
Etmem!
Hiçbir yasa ve hiçbir anayasa vatan topraklarının ecnebilere satılmasına cevaz vermemelidir!
Veriyorsa, yanlışlığı; milliyetçiliğin değişmez hükümlerinde değil, mahalle bakkalının veresiye defterinin bile daha sık değişen kanunlarda arayın siz!
Ve o kanunları yapanların kanında arayın.
“Aranızda seçip başınıza getireceğiniz kimselerin kanındaki ve vicdanındaki cevher-i aslîyi tahlil etmekten bir an feragat etmeyiniz” derken, boşuna mı konuşuyordu Gazi?
Bu adamların kanındaki vicdanındaki cevher-i aslîyi tahlil etmediğiniz için bugün vatanı satmakla övünenler çıktı ortaya! Vatan tâcirleri, vatan tüccarları çıktı.
Yazılarım kanunlara aykırıymış... O kanunları Meclis’in mi yaptığını sanıyorsunuz siz? Ve o kanunları millî ihtiyaçlardan mı kaynaklandığını sanıyorsunuz?
İtiraf etmek onuruma dokunuyor ama, siz de biliyorsunuz, biz de biliyoruz, bizim çaycı Halise Hanım da biliyor ki; AB istiyor, bizimkiler yapıyorlar!
Brüksel dönüşlerinde, koltuk altlarına sıkıştırdıkları dosyaları, ecnebiyle liyakat ve ecnebiye sâdâkat madalyası gibi göz ucuyla göstererek “ev ödevini aldık” diye yılışmaktan sıkılmayanların Türk Milleti’ni temsil ettiklerine nasıl inanırsınız siz?
Ben inanıyorum!
Kendilerine biat, çıkardıkları kanuna da itaat etmek içimden gelmiyor. İşte o kadar!
Anlaşılıyor ki yalnız ve sadece Türk istikbâlinin evladına seslenmek gibi bir mecburiyetimiz var.
Ey Türk istikbâlinin evladı!..
Ali Kemâl’ler, Dönme Cavit’ler, Sait Molla’lar itibar ve iltifat görüyorsa, Kel Aliler, Kılıç Aliler, Necip Aliler de ortaya çıkacaktır! Ferit varsa, Mustafa Kemâl de olacaktır!
Bakın ne emrediyor Gazi:
- Sarayların içinde Türk’ten gayri unsurlara dayanıp, düşmanlarla ittifak ederek Türklüğün aleyhine yürüyen çürümüş gölge adamların Türk vatanından kovulması, düşmanların denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir harekettir.
Emrederseniz Paşam!
Cumhuriyet’i emanet ettiğiniz gençlik, Türklüğün aleyhine çalışan adamları Türk vatanından kovacaktır.
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 21 Ağustos 2004
Bir daha sakın Tayyip ve takımının 368 milletvekili il Meclise geldiğini hatırlatmayın bana,
Sakın AKP’nin millî iradeyi temsil ettiğini ihsas ederek görevden kaçmaya mazeret aramayın.
Ve sakın yazılarımın yasaya ve anayasaya aykırı olduğundan bahisle, hukuk dersi vermeye kalkmayın.
Türk Devleti’nin temellerine tahrip kalıpları yerleştirmek ve Türk istiklâlini ihlâl etmek gibi bir mâhiyet kazanmışsa, hukuka riayet etmemi nasıl beklersiniz benden?
Etmem!
Hiçbir yasa ve hiçbir anayasa vatan topraklarının ecnebilere satılmasına cevaz vermemelidir!
Veriyorsa, yanlışlığı; milliyetçiliğin değişmez hükümlerinde değil, mahalle bakkalının veresiye defterinin bile daha sık değişen kanunlarda arayın siz!
Ve o kanunları yapanların kanında arayın.
“Aranızda seçip başınıza getireceğiniz kimselerin kanındaki ve vicdanındaki cevher-i aslîyi tahlil etmekten bir an feragat etmeyiniz” derken, boşuna mı konuşuyordu Gazi?
Bu adamların kanındaki vicdanındaki cevher-i aslîyi tahlil etmediğiniz için bugün vatanı satmakla övünenler çıktı ortaya! Vatan tâcirleri, vatan tüccarları çıktı.
Yazılarım kanunlara aykırıymış... O kanunları Meclis’in mi yaptığını sanıyorsunuz siz? Ve o kanunları millî ihtiyaçlardan mı kaynaklandığını sanıyorsunuz?
İtiraf etmek onuruma dokunuyor ama, siz de biliyorsunuz, biz de biliyoruz, bizim çaycı Halise Hanım da biliyor ki; AB istiyor, bizimkiler yapıyorlar!
Brüksel dönüşlerinde, koltuk altlarına sıkıştırdıkları dosyaları, ecnebiyle liyakat ve ecnebiye sâdâkat madalyası gibi göz ucuyla göstererek “ev ödevini aldık” diye yılışmaktan sıkılmayanların Türk Milleti’ni temsil ettiklerine nasıl inanırsınız siz?
Ben inanıyorum!
Kendilerine biat, çıkardıkları kanuna da itaat etmek içimden gelmiyor. İşte o kadar!
Anlaşılıyor ki yalnız ve sadece Türk istikbâlinin evladına seslenmek gibi bir mecburiyetimiz var.
Ey Türk istikbâlinin evladı!..
Ali Kemâl’ler, Dönme Cavit’ler, Sait Molla’lar itibar ve iltifat görüyorsa, Kel Aliler, Kılıç Aliler, Necip Aliler de ortaya çıkacaktır! Ferit varsa, Mustafa Kemâl de olacaktır!
Bakın ne emrediyor Gazi:
- Sarayların içinde Türk’ten gayri unsurlara dayanıp, düşmanlarla ittifak ederek Türklüğün aleyhine yürüyen çürümüş gölge adamların Türk vatanından kovulması, düşmanların denize dökülmesinden daha kurtarıcı bir harekettir.
Emrederseniz Paşam!
Cumhuriyet’i emanet ettiğiniz gençlik, Türklüğün aleyhine çalışan adamları Türk vatanından kovacaktır.
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 21 Ağustos 2004
Hakim konumdan çıkarıldık! (Necdet Sevinç)
Hakim konumdan çıkarıldık!
Atatürk Türk yaratılmayı en büyük şeref ve şan saydığı için Türk Milleti’nin onurlu yaşamasını temel ilke olarak kabûl etmiş, savaşta dahi çiğnetmediği millî haysiyetimizi barış yıllarında da emsali görülmedik bir haysiyetle korumuştu.
Sayın Turgay Tüfekçioğlu, Orkun’da, Gazi’nin millî haysiyetimizi nasıl bir millî hassasiyetle koruduğuna dair ibret verici bir olaydan bahsediyor. Sayın Tüfekçioğlu’nun yazdıklarını birkaç satırla nakletmek istiyorum.
Bazı yetkililer, bugün Birleşmiş Milletler dediğimiz Milletler Cemiyeti’ne Türkiye’nin de üye olmak için müracaat etmesini isterler. Atatürk onlara der ki:
“- Niye biz müracaat edelim, onlar bizi dâvet etsinler, Bakanlar Kurulu’nda görüşelim, uygun görürsek üye oluruz”
Öyle de olur. 6 Temmuz 1932’de 43 üye devlet, alkışlarla ve oy birliğiyle Türkiye’yi üyeliğe dâvet eder. Teklif Bakanlar Kurulu’nda görüşülür. Üyeliğin uygun görüldüğü 19 Temmuz 1932’de Milletler Cemiyeti’ne bildirilir.
Türkiye, bu onurlu tavrı sebebiyle 1934’de Afganistan’ın müracaatını inceleyen Heyet Başkanlığı, 1934- 1936 yıllarında Konsey Üyeliği ve 1937’de de Genelkurul Başkanlığı yapar.
Yaşadığı müddetçe Türklüğe yapılan en ufak saygısızlığa bile şiddetle mukabelede bulunan Atatürk’ün ruhunu; Türk Milleti’nin tam bin yıl boyunca beklediği ses olan Mehmet Emin Yurdakul’un “ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur” mısrasının şekillendirdiğini biliyoruz.
Türk’lüğün onurunu korumak için önce Türk olmak gerektiğini de biliyoruz.
Şunu da biliyoruz ki, Mozaikçi Turgut’la beraber alçakça saldırılara maruz kalan, horlanan, hakir görülen, küçümsenen Türklük, AKP’nin iktidara gelmesiyle hâkim konumdan çıkarılmıştır!
Tâviz vermediği gerekçesiyle görev yapması imkânsız hâle gelen sayın Denktaş’ın yerine, bir AB kuklası olan Talat’ın oturtulması da Türk Tarih Kurum Başkanı’nı tutuklamaya kalkan şu küstah İsviçre’ye haddini bildirecek birinin çıkmayışı da Türk’lüğün hâkim konumundan çıkaranlara teslim olunduğunu gösterir.
Demek istiyorum ki, Türk yaratılmayı en büyük şeref ve şan sayan bir kadro iktidara gelmediği takdirde Türkiye birliğini muhafaza edemeyecektir.
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 5 Mayıs 2005
Atatürk Türk yaratılmayı en büyük şeref ve şan saydığı için Türk Milleti’nin onurlu yaşamasını temel ilke olarak kabûl etmiş, savaşta dahi çiğnetmediği millî haysiyetimizi barış yıllarında da emsali görülmedik bir haysiyetle korumuştu.
Sayın Turgay Tüfekçioğlu, Orkun’da, Gazi’nin millî haysiyetimizi nasıl bir millî hassasiyetle koruduğuna dair ibret verici bir olaydan bahsediyor. Sayın Tüfekçioğlu’nun yazdıklarını birkaç satırla nakletmek istiyorum.
Bazı yetkililer, bugün Birleşmiş Milletler dediğimiz Milletler Cemiyeti’ne Türkiye’nin de üye olmak için müracaat etmesini isterler. Atatürk onlara der ki:
“- Niye biz müracaat edelim, onlar bizi dâvet etsinler, Bakanlar Kurulu’nda görüşelim, uygun görürsek üye oluruz”
Öyle de olur. 6 Temmuz 1932’de 43 üye devlet, alkışlarla ve oy birliğiyle Türkiye’yi üyeliğe dâvet eder. Teklif Bakanlar Kurulu’nda görüşülür. Üyeliğin uygun görüldüğü 19 Temmuz 1932’de Milletler Cemiyeti’ne bildirilir.
Türkiye, bu onurlu tavrı sebebiyle 1934’de Afganistan’ın müracaatını inceleyen Heyet Başkanlığı, 1934- 1936 yıllarında Konsey Üyeliği ve 1937’de de Genelkurul Başkanlığı yapar.
Yaşadığı müddetçe Türklüğe yapılan en ufak saygısızlığa bile şiddetle mukabelede bulunan Atatürk’ün ruhunu; Türk Milleti’nin tam bin yıl boyunca beklediği ses olan Mehmet Emin Yurdakul’un “ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur” mısrasının şekillendirdiğini biliyoruz.
Türk’lüğün onurunu korumak için önce Türk olmak gerektiğini de biliyoruz.
Şunu da biliyoruz ki, Mozaikçi Turgut’la beraber alçakça saldırılara maruz kalan, horlanan, hakir görülen, küçümsenen Türklük, AKP’nin iktidara gelmesiyle hâkim konumdan çıkarılmıştır!
Tâviz vermediği gerekçesiyle görev yapması imkânsız hâle gelen sayın Denktaş’ın yerine, bir AB kuklası olan Talat’ın oturtulması da Türk Tarih Kurum Başkanı’nı tutuklamaya kalkan şu küstah İsviçre’ye haddini bildirecek birinin çıkmayışı da Türk’lüğün hâkim konumundan çıkaranlara teslim olunduğunu gösterir.
Demek istiyorum ki, Türk yaratılmayı en büyük şeref ve şan sayan bir kadro iktidara gelmediği takdirde Türkiye birliğini muhafaza edemeyecektir.
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 5 Mayıs 2005
Kiliseye 2 trilyon 400 milyar (Necdet Sevinç)
Kiliseye 2 trilyon 400 milyar
Siz hiç Bulgaristan’da bir Türk câmiinin tâmir edildiğini duydunuz mu?
Yunanistan’da, Yugoslavya’da, Romanya’da bir Osmanlı medresesinin ihya edildiğini duydunuz mu hiç?
Gazi Hüsrev Bey, Sarayova’da birer biblo kadar zarif tam 40 çeşme yaptırmıştı. Türklüğün sadece üstün kültür ve medeniyet seviyesinin değil, aynı zamanda insan sevgisinin de anıtlaşmış âbideleri olan yüzlerce imarethane inşa ettirmişti ecdat. Ecdat bu imarethanelerde, müslüm-kâfir, zengin-fakir, Allah’ın her kuluna günde 3 öğün ücretsiz yemek verirdi.
Hastahânelerde, fakirin-fukaranın, garibin-gurebanın, tedavisi Allah rızası için ücretsiz yapılırdı.
Balkan coğrafyasının her şehrinde birkaç tane inşa edilen bu emsalsiz medeniyet eserlerinden ayakta kalan var mı hiç?
Filibe’de 53, Vidin’de 24, Mostar’da 49, Şumnu’da 50, Varna’da 41, bir destan yazıp çekildiğimiz Silistre’de 40 camimiz vardı bizim. Bir o kadar da medresemiz, hanımız, hamamımız vardı.
Bir zamanlar beylerbeylerinin, akıncı beylerinin, Türkmen beylerinin devlet-i ebed müddetin bekası için dua etliği bu emsalsiz medeniyet eserlerinden herhangi birinin tamir edildiğini duydunuz mu siz?
Ben duymadım.
Meyhaneye tebdil edilen camilerden dolayı ilgili hükümetler nezdinde teşebbüse geçen herhangi bir devlet adamına da rastlamadım.
Bırakın Balkan coğrafyasında öksüz bıraktığımız şaheser abideleri, hergün önünden milyonlarca insanın gelip geçtiği İstanbul’un ortasındaki şu Beyazıt Hamamı’nı ihya etmek gerektiğini idrak eden bir devlet adamına da rastlamadım!
Biz o hamamı inşa ettiğimizde bir çok Avrupa toplumu yıkanmanın günah olduğuna inanıyordu.
Fakat Trabzon’daki Kostaki Konağı’nı Sümela Manastırı’nı ve daha nice nice kiliseyi, şapeli, agorayı tamir ettirenler bu ecdat yadigârını sürekli görmezden geldiler. Fener patrikhânesi civarındaki 200 rum evini “kültürel miras” olduğu gerekçesiyle restore edenler de görmezden geldiler bizim eserlerimizi.
Dünya Anıtlar Vakfı’nın 2004 yılında koruma listesine aldığı Türkiye’deki 5 eserden biri bile bizim eserimiz değildi!
Düşündürücü değil midir bu tercih. Kültür Bakanlığı’nın Van’daki ermeni kilisesini tamir ettirmek için 2 trilyon 400 milyar lira ayırması da düşündürücü değil midir? Kilise açmak ve kilise tamir etmek için mi iktidara geldiler bunlar.
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 29 Nisan 2005
Siz hiç Bulgaristan’da bir Türk câmiinin tâmir edildiğini duydunuz mu?
Yunanistan’da, Yugoslavya’da, Romanya’da bir Osmanlı medresesinin ihya edildiğini duydunuz mu hiç?
Gazi Hüsrev Bey, Sarayova’da birer biblo kadar zarif tam 40 çeşme yaptırmıştı. Türklüğün sadece üstün kültür ve medeniyet seviyesinin değil, aynı zamanda insan sevgisinin de anıtlaşmış âbideleri olan yüzlerce imarethane inşa ettirmişti ecdat. Ecdat bu imarethanelerde, müslüm-kâfir, zengin-fakir, Allah’ın her kuluna günde 3 öğün ücretsiz yemek verirdi.
Hastahânelerde, fakirin-fukaranın, garibin-gurebanın, tedavisi Allah rızası için ücretsiz yapılırdı.
Balkan coğrafyasının her şehrinde birkaç tane inşa edilen bu emsalsiz medeniyet eserlerinden ayakta kalan var mı hiç?
Filibe’de 53, Vidin’de 24, Mostar’da 49, Şumnu’da 50, Varna’da 41, bir destan yazıp çekildiğimiz Silistre’de 40 camimiz vardı bizim. Bir o kadar da medresemiz, hanımız, hamamımız vardı.
Bir zamanlar beylerbeylerinin, akıncı beylerinin, Türkmen beylerinin devlet-i ebed müddetin bekası için dua etliği bu emsalsiz medeniyet eserlerinden herhangi birinin tamir edildiğini duydunuz mu siz?
Ben duymadım.
Meyhaneye tebdil edilen camilerden dolayı ilgili hükümetler nezdinde teşebbüse geçen herhangi bir devlet adamına da rastlamadım.
Bırakın Balkan coğrafyasında öksüz bıraktığımız şaheser abideleri, hergün önünden milyonlarca insanın gelip geçtiği İstanbul’un ortasındaki şu Beyazıt Hamamı’nı ihya etmek gerektiğini idrak eden bir devlet adamına da rastlamadım!
Biz o hamamı inşa ettiğimizde bir çok Avrupa toplumu yıkanmanın günah olduğuna inanıyordu.
Fakat Trabzon’daki Kostaki Konağı’nı Sümela Manastırı’nı ve daha nice nice kiliseyi, şapeli, agorayı tamir ettirenler bu ecdat yadigârını sürekli görmezden geldiler. Fener patrikhânesi civarındaki 200 rum evini “kültürel miras” olduğu gerekçesiyle restore edenler de görmezden geldiler bizim eserlerimizi.
Dünya Anıtlar Vakfı’nın 2004 yılında koruma listesine aldığı Türkiye’deki 5 eserden biri bile bizim eserimiz değildi!
Düşündürücü değil midir bu tercih. Kültür Bakanlığı’nın Van’daki ermeni kilisesini tamir ettirmek için 2 trilyon 400 milyar lira ayırması da düşündürücü değil midir? Kilise açmak ve kilise tamir etmek için mi iktidara geldiler bunlar.
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 29 Nisan 2005
Uyan Türkiyem! (Necdet Sevinç)
Uyan Türkiyem
“Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diyen Atatürk, “kayıtsız şartsız” ifadesi ile neyin kastedildiğini şöyle açıklamıştır:
“Kayıtsız şartsız tabiriyle belirtilen egemenliği milletin üzerinde tutmak demek, bu egemenliğin bir zerresini, sıfatı, ismi ne olursa olsun hiçbir makama vermemek, verdirmemek demektir.”
Bir başka konuşmasında “nâmuslu ve şerefli yaşamak için millî egemenliğin muhafaza ve müdafaa edilmesini vasiyet eden Atatürk, sanki bu günleri görmüş gibi“egemenliğin hiçbir mânâ, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve belirtide ortaklık kabul etmeyeceğini” haykırmaktadır.
Yemin ederim ki, 23 Nisan münasebetiyle bugün hangi lacivert giyinmiş iskelet, hangi smokinli kadavra ve hangi kukla, hangi makamda konuşacaksa yalan söyleyecektir!
Çünkü Türklüğün, kendi vatanında bile yerden yere vurulmasının bir numaralı müsebbipleri olan bu siyasî robotların başarılı olmaları hâlinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Avrupa Parlâmentosunun bir alt komisyonu hâline gelecektir! Bütün dünyaya meydan okuduğumuz günlerde “başkaldırının başkenti” olarak bilinen Gazi’nin Ankara’sı da Brüksel’e bağlı bir eyalet merkezi olacaktır!
Ey Türk istikbâlinin evlâdı.
Seni tarihte emsali görülmemiş bir girdabın içine çekmekte olanlar, bugün sıkılmadan millî egemenliğin fazileti hakkında nutuk atacaklardır.
Bu palavralann hiçbirine inanmayacaksın!
Çünkü şahsi menfaatlerini AB’nin siyasî, iktisadî ve kültürel emelleriyle tevhid edenler Yeni Sevr’i kabul etmiş, yasama, yürütme ve yargı yetkisiyle egemenliği Avrupa Birliği’ne devretmek için de hazırlıklara başlamışlardır!
Anayasa değişiklikleriyle ilgili tasarının anlamı, Türk Devleti’ni Türk evlâdının elinden almaktır!
Şöyle ki:
Anayasanın 6. maddesindeki “egemenliğin kullanılması hiçbir surette, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz” hükmü, “egemenliğin kullanılması AB üyeliğinin gerektirdiği hâller dışında hiçbir surette kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz” şeklinde değiştirilecektir!
7. maddede “Türk Milleti’ne ait olan yasama yetkisinin devredilemeyeceğine” dair hükmün başına da gene “AB üyeliğinin gerektirdiği hâller dışında” ifadesi eklenecektir ki, anayasanın tam 11 maddesinin bu şekilde değiştirilmesi öngörülmektedir.
Bu değişikliğin kanunlaşması demek, Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk evlâdının elinden alınması, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin ortadan kaldırılması demektir.
Gazi’nin dediği gibi “egemenlik demek namuslu ve şerefli yaşamak demektir”
Bunlar namusumuzu ve şerefimizi ayaklar altına alacaklar.
Uyan Türkiye’m!
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 23 Nisan 2005
“Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diyen Atatürk, “kayıtsız şartsız” ifadesi ile neyin kastedildiğini şöyle açıklamıştır:
“Kayıtsız şartsız tabiriyle belirtilen egemenliği milletin üzerinde tutmak demek, bu egemenliğin bir zerresini, sıfatı, ismi ne olursa olsun hiçbir makama vermemek, verdirmemek demektir.”
Bir başka konuşmasında “nâmuslu ve şerefli yaşamak için millî egemenliğin muhafaza ve müdafaa edilmesini vasiyet eden Atatürk, sanki bu günleri görmüş gibi“egemenliğin hiçbir mânâ, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve belirtide ortaklık kabul etmeyeceğini” haykırmaktadır.
Yemin ederim ki, 23 Nisan münasebetiyle bugün hangi lacivert giyinmiş iskelet, hangi smokinli kadavra ve hangi kukla, hangi makamda konuşacaksa yalan söyleyecektir!
Çünkü Türklüğün, kendi vatanında bile yerden yere vurulmasının bir numaralı müsebbipleri olan bu siyasî robotların başarılı olmaları hâlinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Avrupa Parlâmentosunun bir alt komisyonu hâline gelecektir! Bütün dünyaya meydan okuduğumuz günlerde “başkaldırının başkenti” olarak bilinen Gazi’nin Ankara’sı da Brüksel’e bağlı bir eyalet merkezi olacaktır!
Ey Türk istikbâlinin evlâdı.
Seni tarihte emsali görülmemiş bir girdabın içine çekmekte olanlar, bugün sıkılmadan millî egemenliğin fazileti hakkında nutuk atacaklardır.
Bu palavralann hiçbirine inanmayacaksın!
Çünkü şahsi menfaatlerini AB’nin siyasî, iktisadî ve kültürel emelleriyle tevhid edenler Yeni Sevr’i kabul etmiş, yasama, yürütme ve yargı yetkisiyle egemenliği Avrupa Birliği’ne devretmek için de hazırlıklara başlamışlardır!
Anayasa değişiklikleriyle ilgili tasarının anlamı, Türk Devleti’ni Türk evlâdının elinden almaktır!
Şöyle ki:
Anayasanın 6. maddesindeki “egemenliğin kullanılması hiçbir surette, hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz” hükmü, “egemenliğin kullanılması AB üyeliğinin gerektirdiği hâller dışında hiçbir surette kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz” şeklinde değiştirilecektir!
7. maddede “Türk Milleti’ne ait olan yasama yetkisinin devredilemeyeceğine” dair hükmün başına da gene “AB üyeliğinin gerektirdiği hâller dışında” ifadesi eklenecektir ki, anayasanın tam 11 maddesinin bu şekilde değiştirilmesi öngörülmektedir.
Bu değişikliğin kanunlaşması demek, Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk evlâdının elinden alınması, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin ortadan kaldırılması demektir.
Gazi’nin dediği gibi “egemenlik demek namuslu ve şerefli yaşamak demektir”
Bunlar namusumuzu ve şerefimizi ayaklar altına alacaklar.
Uyan Türkiye’m!
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 23 Nisan 2005
Bilim adamı değil, ermeninin hasosu (Necdet Sevinç)
Bilim adamı değil, ermeninin hasosu
1953’te Ağrı’da doğmuş, kendisini şöyle tanıtıyor:
“Halep ve Beyrut’ta ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde büyüdüm. Zavaryan Hareketi gibi örgütlere katıldım. Özgür ve bağımsız Ermenistan rüyası ile Türkler tarafından yapılan soykırım kâbusu, gördüğüm eğitimin iki temel direğidir!”
Kim bu?
Hani ben sık sık Türk ismi taşıyan ermeni çocuklarından bahsediyorum ya, işte onlardan biri.
Adı Taner, soyadı Akçam ama ermeninin hasosu!
Şimdi elinizi vicdanınıza koyup söyler misiniz, kamuoyunu bilgilendirmek gibi bir iyi niyet sahibi iseniz, kitaplannda sık sık “PKK savaşçılarından, Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin Cizre’yi topa tuttuğundan, Kürtlere zulmedildiğinden, Türklerin ermenileri kestiğinden” bahseden bu adama ermeni meselesi hakkında görüşünü sorar mısınız!
Namuslu bir insan sormaz!
Hiçbir vatansever sormaz!
Gerçeği arayan sormaz!
Fakat bizim müstemleke basını sorar!
Üstelik müstemleke gazetelerinden birinin “tehcir üzerine çalışan değerli bir araştırmacı” ötekinin de “ciddiye alınması gereken bir tarihçi, bir akademisyen”olduğundan bahsettiği bu ermeni çocuğu, Türkiye aleyhinde soykırım raporu hazırlamakla görevlendirilecek kadar Alman başkentine yakındır!
Nasıl olur bu iş?
Nasıl olur da daha 1977’de komünizm ve kürtçülük suçundan 9 yıl hapis cezasına çarptırılan daha sonra da Ankara Merkez Cezaevi’nden firar eden bu hapishane kaçkınına ermeni meselesinde hakemlik görevi verilebilir?
Nasıl olur da ermeniler hakkında son derece değerli eserler yayınlayan birçok Türk bilim adamının kapısı bile çalınmazken, hemen hemen her yazısında “Türkiye’nin ermenilerden özür dilemesini isteyen” bu Türk düşmanına Türk Milletine saldırma fırsat verilebilir.
Nasıl olur da onun ağzından Türk Milleti’ne hakaret edilebilir?
Daha birkaç gün önce Fransa ve İsviçre gibi ülkelerde “Türkler soykırım yapmamıştır” demenin suç olduğunu, Prof. Bernard Lewis gibi dünya çapında bir bilim adamının gerçekleri söylediği için “soykırım suçunun faaili olarak” mahkûm edildiğini yazmıştık.
İnsan ermeni iddialarının tarafı olmayan bu ülkelerden biraz ders alır, bu ülkelere bakıp biraz utanır be!
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 21 Nisan 2005
1953’te Ağrı’da doğmuş, kendisini şöyle tanıtıyor:
“Halep ve Beyrut’ta ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde büyüdüm. Zavaryan Hareketi gibi örgütlere katıldım. Özgür ve bağımsız Ermenistan rüyası ile Türkler tarafından yapılan soykırım kâbusu, gördüğüm eğitimin iki temel direğidir!”
Kim bu?
Hani ben sık sık Türk ismi taşıyan ermeni çocuklarından bahsediyorum ya, işte onlardan biri.
Adı Taner, soyadı Akçam ama ermeninin hasosu!
Şimdi elinizi vicdanınıza koyup söyler misiniz, kamuoyunu bilgilendirmek gibi bir iyi niyet sahibi iseniz, kitaplannda sık sık “PKK savaşçılarından, Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin Cizre’yi topa tuttuğundan, Kürtlere zulmedildiğinden, Türklerin ermenileri kestiğinden” bahseden bu adama ermeni meselesi hakkında görüşünü sorar mısınız!
Namuslu bir insan sormaz!
Hiçbir vatansever sormaz!
Gerçeği arayan sormaz!
Fakat bizim müstemleke basını sorar!
Üstelik müstemleke gazetelerinden birinin “tehcir üzerine çalışan değerli bir araştırmacı” ötekinin de “ciddiye alınması gereken bir tarihçi, bir akademisyen”olduğundan bahsettiği bu ermeni çocuğu, Türkiye aleyhinde soykırım raporu hazırlamakla görevlendirilecek kadar Alman başkentine yakındır!
Nasıl olur bu iş?
Nasıl olur da daha 1977’de komünizm ve kürtçülük suçundan 9 yıl hapis cezasına çarptırılan daha sonra da Ankara Merkez Cezaevi’nden firar eden bu hapishane kaçkınına ermeni meselesinde hakemlik görevi verilebilir?
Nasıl olur da ermeniler hakkında son derece değerli eserler yayınlayan birçok Türk bilim adamının kapısı bile çalınmazken, hemen hemen her yazısında “Türkiye’nin ermenilerden özür dilemesini isteyen” bu Türk düşmanına Türk Milletine saldırma fırsat verilebilir.
Nasıl olur da onun ağzından Türk Milleti’ne hakaret edilebilir?
Daha birkaç gün önce Fransa ve İsviçre gibi ülkelerde “Türkler soykırım yapmamıştır” demenin suç olduğunu, Prof. Bernard Lewis gibi dünya çapında bir bilim adamının gerçekleri söylediği için “soykırım suçunun faaili olarak” mahkûm edildiğini yazmıştık.
İnsan ermeni iddialarının tarafı olmayan bu ülkelerden biraz ders alır, bu ülkelere bakıp biraz utanır be!
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 21 Nisan 2005
Kerkük tıpkı Musul gibi (Necdet Sevinç)
Kerkük tıpkı Musul gibi
Fransız Dışişleri Bakanlığı’nın 1918 – 1929 yıllarını kapsayan gizli belgelerinde Şeyh Sait ayaklanması ile ilgili birçok yazışma vardır, isyandan hemen sonra Fransa’nın Bağdat’taki Yüksek Komiserliği’nden Fransız Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen şifrede, âsilere İtalya’dan da silâh geleceği belirtildikten sonra deniyor ki:
“...Kürt ayaklanması kendiliğinden birdenbire meydana çıkmadı. Kürdistan dağları yabancıların kışkırtması ve desteği ile ayaklandı. Ayaklanma işareti İstanbul’daki Kürt yanlısı çevrelerden geldi. Bu bölgede ortaya çıkan olaylar, İngilizlerin uğradıktan yenilgiden sonra hiç affedemedikleri Mustafa Kemal’e ve Ankara’daki Meclis’e karşı yürüttükleri siyasetin bir parçasıdır.”
Ayaklanmanın gerçek sebebine ise İngiliz gizli belgelerinde rastlıyoruz. 27 Ağustos 1919’da Mf. Hohler’den C.Kerr’e gönderilen şifrede aynen şöyle deniyor:
“... Kürtlerin ve ermenilerin durumu beni hiç ilgilendirmez. Kürt meselesine verdiğimiz ehemmiyet Mezopotamya bakımındandır”
Mezopotamya demek, ne demektir?
Petrol demektir!
İsmet Paşa’nın “Musul’u almadan dönmem” demesine rağmen Lozan’da Musul meselesinin bugünkü Birleşmiş Milletler demek olan Cemiyet -i Akvam’a yani Milletler Cemiyeti’ne havale edildiğini ve bir İngiliz tezgâhı olan Şeyh Sait ayaklanmasıyla da elimizden çıktığını biliyoruz. Ayaklanma Musul üzerindeki Türk haklarını araştıran komisyonda “Türk’lerin kendi topraklarında dahi huzuru sağlayamadıkları” şeklinde değerlendirilecek, 4 Ocak 1921’de de Ankara’daki İngiliz Büyükelçisi Sir. D. Cleck, Dışişleri Bakanı Austen Chamberlain’e “tarihte yalnız İngiliz imparatorluğunun ayrılıkçı güçleri kullanarak kendi menfaatlerini koruduğunu” yazacaktır.
Belgelerde zikredilen Musul, Kerkük’ü de kapsayan Osmanlı’nın Musul Vilayeti, yani bugünkü Kuzey Irak’tır. Olaylar ne kadar birbirine benziyor değil mi? Dün Musul’u ele geçirmek amacıyla Şeyh Sait’i ayaklandırmışlardı bugün Türkiye’yi Kerkük üzerindeki iddiasından vazgeçirmek için PKK’yı yeniden cinai eylemlere şevkettiler.
Dün olaylara müdahale ediyorduk.
Bugün seyirciyiz.
Daha birkaç ay önce “Kerkük’ün statüsünün değişmesine izin vermeyeceklerine” dair palavra üstüne palavra sıkanlar herhalde kanlarının eteklerinin altına saklanmış olacaklar ki, gözden nihan oldular. Hiç şüpheniz olmasın ki, federalizme öngören Irak Anayasası kabul edilirse; Türkiye’de de federalizm tartışılmaya başlanacaktır. Kimbilir belki de “Kürt sorununu kabul eden” açılımdan maksat, Türk – Kürt federasyonu kurmaktır.
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 17 Ağustos 2005
Fransız Dışişleri Bakanlığı’nın 1918 – 1929 yıllarını kapsayan gizli belgelerinde Şeyh Sait ayaklanması ile ilgili birçok yazışma vardır, isyandan hemen sonra Fransa’nın Bağdat’taki Yüksek Komiserliği’nden Fransız Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen şifrede, âsilere İtalya’dan da silâh geleceği belirtildikten sonra deniyor ki:
“...Kürt ayaklanması kendiliğinden birdenbire meydana çıkmadı. Kürdistan dağları yabancıların kışkırtması ve desteği ile ayaklandı. Ayaklanma işareti İstanbul’daki Kürt yanlısı çevrelerden geldi. Bu bölgede ortaya çıkan olaylar, İngilizlerin uğradıktan yenilgiden sonra hiç affedemedikleri Mustafa Kemal’e ve Ankara’daki Meclis’e karşı yürüttükleri siyasetin bir parçasıdır.”
Ayaklanmanın gerçek sebebine ise İngiliz gizli belgelerinde rastlıyoruz. 27 Ağustos 1919’da Mf. Hohler’den C.Kerr’e gönderilen şifrede aynen şöyle deniyor:
“... Kürtlerin ve ermenilerin durumu beni hiç ilgilendirmez. Kürt meselesine verdiğimiz ehemmiyet Mezopotamya bakımındandır”
Mezopotamya demek, ne demektir?
Petrol demektir!
İsmet Paşa’nın “Musul’u almadan dönmem” demesine rağmen Lozan’da Musul meselesinin bugünkü Birleşmiş Milletler demek olan Cemiyet -i Akvam’a yani Milletler Cemiyeti’ne havale edildiğini ve bir İngiliz tezgâhı olan Şeyh Sait ayaklanmasıyla da elimizden çıktığını biliyoruz. Ayaklanma Musul üzerindeki Türk haklarını araştıran komisyonda “Türk’lerin kendi topraklarında dahi huzuru sağlayamadıkları” şeklinde değerlendirilecek, 4 Ocak 1921’de de Ankara’daki İngiliz Büyükelçisi Sir. D. Cleck, Dışişleri Bakanı Austen Chamberlain’e “tarihte yalnız İngiliz imparatorluğunun ayrılıkçı güçleri kullanarak kendi menfaatlerini koruduğunu” yazacaktır.
Belgelerde zikredilen Musul, Kerkük’ü de kapsayan Osmanlı’nın Musul Vilayeti, yani bugünkü Kuzey Irak’tır. Olaylar ne kadar birbirine benziyor değil mi? Dün Musul’u ele geçirmek amacıyla Şeyh Sait’i ayaklandırmışlardı bugün Türkiye’yi Kerkük üzerindeki iddiasından vazgeçirmek için PKK’yı yeniden cinai eylemlere şevkettiler.
Dün olaylara müdahale ediyorduk.
Bugün seyirciyiz.
Daha birkaç ay önce “Kerkük’ün statüsünün değişmesine izin vermeyeceklerine” dair palavra üstüne palavra sıkanlar herhalde kanlarının eteklerinin altına saklanmış olacaklar ki, gözden nihan oldular. Hiç şüpheniz olmasın ki, federalizme öngören Irak Anayasası kabul edilirse; Türkiye’de de federalizm tartışılmaya başlanacaktır. Kimbilir belki de “Kürt sorununu kabul eden” açılımdan maksat, Türk – Kürt federasyonu kurmaktır.
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 17 Ağustos 2005
Türkçe’ye ihanet (Necdet Sevinç)
Artık Anadolu’da bile Türkçe tabelaya rastlamak mümkün değil. Otellerde danışma yok, réception var. Çay yok, tea var, kahve yok cafe var.
Bizim kahve kelimesi batı dillerine cafe olarak girmişti. Biz onlardan cafe olarak geri almaktan utanmıyoruz, hatta sanki bir kültürel seviye göstergesiymiş gibi böbürleniyoruz da.
Odanın kapısında room yazıyor. Bizim hamam veya yunak banyo olmuş. Yemek restaurantta yeniyor. Kıyafetlerinizi elbise dolabına değil, gardroba asıyorsunuz.
Çarşı ve pazar da otellerden farklı değil.
Binlerce yıllık ahlâk kelimesinin yerine fransızca etik sözcüğü ikâme ediliyor. Aşama etap, şölen festival, cankurtaran ambulance oldu.
Yeğene artık kuzen diyoruz. Belgenin yerini sertifika, özerkin yerini otonom, miktarın yerini doz, yalıtımın yerini izolasyon, indirimin yerini iskonto aldı.
Artık uçak gecikmeli gelmiyor, rötarlı geliyor.
İşe, oyuna başlamıyoruz, start veriyoruz. Mevsim yerine sezonu, uzlaşma yerine konsensüsü tercih ediyoruz.
Bizim mahalle bakkalı bile market oldu.
O güzelim özgeçmiş kelimesini dilimizden kovduk, yerine kısaltılmışıyla cv’yi koyduk. Dokumanın adı tekstil, bozkırın adı step, gerilim stress, kaplıca termal, sınama testoldu. Sanki hastalarımız şifaya kavuşacakmış gibi veremi bile tüberküloza tebdil eyledik.
Milliyetçilik bahsinde ahkâm kesenlerin bile kullanmaktan çekinmediği yüzkaramızı ifade eden bu listeyi sayfalarca uzatabiliriz.
Çocuklar imtihanda soruyu anlayamıyor, ben elimi yüzüme alıp hâkimin ve Cumhurbaşkanı’nın ne demek istediğini düşünmeye başlıyorum. Tıpkı garsonun okuduğu yemek listesinden hiçbir şey anlamadığım gibi. Türkçe’yi zor telaffuz eden adamın elindeki yemek listesinde ekmek yok, bread var.
Türkçe, maalesef resmî kurumlar ve medya tarafından özellikle ihdas edilen bu taarruzdan kurtarılamazsa ne Türk dilinden eser kalacaktır, ne Türk kültüründen.
Necdet SEVİNÇ, Yeniçağ, 3 Mayıs 2005
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
