26 Şubat 2016 Cuma

Osmanlı'da Kültürel Çöküş - (Necdet Sevinç)

a) Eğitimde Çöküş

Osmanlı medreseleri, Yavuz Sultan Selim’e kadar bilim adamına duydukları ihtiyaca Türkistan medreselerinden karşılamışlardı.

Fatih Sultan Mehmet, Uzun Hasan Bey’in elçisi olarak kendisine gelen ünlü bilgin Ali Kuşçu’yu o zaman için çok büyük bir rakam olan günde 200 akçe maaşla Ayasofya Medresesi’ne tayin etti.

Semerkant’ta, dünya çapındaki Türk gökbilimcisi olan Uluğ Bey’in yanında yetişen Ali Kuşçu da astronomi bilginiydi. Osmanlı Türkleri’nin en önde gelen astronomi ve matematik bilginlerinden olan Mirim Çelebi ve Alâaddin Ali Tusi de İstanbul medreselerinde görev yaptı.

Ali Kuşçu’nun torunu olan Mirim Çelebi de Türkistanlıydı. Kadızade-i Rumî’nin Türkistan’da yetiştirdiği diğer birçok öğrenci ve bu arada Fethullah Şirvanî Türkiye’ye gelip, matematik ve astronomi dersleri verdiler. [1] 

Sultan II. Bayezit devrinde meşhur matematikçilerden Sadrettin Şirazî ve Celal Devvanî’nin öğrencilerinden Muzafferettin Şirazî ise İran’dan Türkiye’ye iltica [2]  ettikten sonra medreselerde görevlendirildiler.

İlk Osmanlı medreseleri de, dinî bilimlerle birlikte, mantık, felsefe, fizik, geometri, matematik, tıp astronomi, hayvanat, nebat, insaniyet, cevvi hava ahvali (yani atmosfer) gibi dersler okutulurdu. [3] 

İlk döneme ait bilgilerimiz sınırlı olmakla birlikte Fatih Sultan Mehmet devrinde Allame Mehmet Şemseddin Semerkandî’nın hendese ile ilgili Eşkâlutte’si Filhendese isimli eseri ile onun açıklaması olan Kadızâde-i Rumî’nin kitabının okutulduğunu biliyoruz. [4] 

Osmanlı medreselerinin bu parlak dönemi, Yavuz Sultan Selim’in Mısır fethini takip eden yıllarda sona erdi.

Yavuz, Mısır’ı fethettikten sonra birçok âlim ve sanatkârı İstanbul’a şevketti. [5] 

Tarihçilerin iki bin civarında olduğunu haber verdikleri Mısır seçkinleri, Kahire’de Osmanlı Devleti’ne karşı bir muhalefetin oluşmasını önlemek için mi İstanbul’a getirmişti, yoksa Osmanlı Devleti halifeliği de kontrolü altına aldıktan sonra bir türlü alt edemediği İran-Türk şahlarına üstünlük sağlamak için Arap itikadını resmî bir tez hâline mi getiriyordu bilmiyoruz. Bilinen odur ki, çoğu Ezber Üniversitesi mezunu olan [6]  bu Mısır seçkinleri kısa zamanda Osmanlı itikadında, dolayısıyla eğitiminde hâlen devam edegelen ciddi tesirler yaptılar.

Türk kitleleri İslamiyet’e ehl-i sünnet kapısından girmişlerdi. Ehl-i sünnet itikadının iki büyük kurucusundan biri de Semerkant’ın Maturid kasabasından bir Türk olan İmam Ebû Mansur Maturidî idi.

Yavuz’un Mısır’dan getirdiği Ezher uleması, müspet ilimleri de ilahi ilim olarak kabul eden [7]  Maturidî’yi medrese müfredatından çıkarıp, yerine Eş’arî’yi koydu. Böylece Osmanlı medreselerinde müthiş bir anlayış kayması yaşandı.

Türk irfanının da Türk kültürünün de Türkistan’la ilgisi kesildi! Türkçe hızla Arapça’nın baskısı altına girerken medrese, Ziya Gökalp’in dediği gibi içine aldığı Türk çocuklarını Araplaştıran bir mekanizma hâline geldi. Tuhaftır ki Enderun da içine aldığı devşirmeleri Türkleştirmeye çalışıyordu.

Bu tarihten kısa bir süre sonra İmam Birgivî, Şeyhülislam Ebû Suud Efendi’yi kâfir ilân edecek ve Takiyüddin’in kurduğu İstanbul Rasathanesi, yer ile yeksan edilecek [8] Darülfünun’da vakum deneyi yapan Hoca Tahsin Efendi, sihir ve büyü ile uğraştığı iddiasıyla görevinden alınacaktır! [9] 

Müslümanlar, Merag’da-Semerkant’ta, Suriye ve Anadolu Selçuklu Devleti topraklarında mükemmel rasathâneler kurdukları halde, Sultan III. Murat’tı gökleri gözetlemenin uğursuzluk gelinliğine inandıran [10]  Şeyhülislam Kadızâde Ahmet Şemsettin Efendi, Sultan IV. Mehmet’e de bid’at olduğu gerekçesiyle, yani Hazret-i Muhammed zamanında mevcut olmadığı için mûsikîyi yasaklattıracaktır. [11] 

Oysa Kur’an tilaveti de mûsikidir, ezan da!

Bir süre sonra müspet ilimler de medreselerden uzaklaştırılır. Aydın bir adam olması gereken Şair Vehbi bile yobaz takımına uyak uyduracak, sanki geometri ile ilgilenmek dine aykırı imiş gibi şöyle yazacaktır:

İtibar eyleme pek endeseye
Düşme ol daire-i vesveseye!
 [12] 

Ulemanın cahilliğinden yakınan Kâtip Çelebi’den öğreniyoruz ki (1609-1657) “Tütün ve kahve haram mıdır, değil midir, Muhammed Milleti mi demeli İbrahim Milleti mi?” gibi meseleler medreselerde dehşetli münakaşalara sebep olmuş, sonraki yıllarda da karatahta üzerine ak yazı yazmak küfür sanılmıştır! Aynı şekilde sıra, harita, öğretmen kürsüsü ve küre de küfür alâmeti olarak nitelendirilmiştir. [13] 

Bu dönem, Arapça’nın da Osmanlı kurumlarına hızla sızdığı dönemdir. Yavuz’un Mısır’ı fethinden itibaren Arap dili Osmanlı medreselerinde öyle bir hâkimiyet kurmuştur kiFarsça okumak bile dine zarar sayılmıştır.

Kim ki okur Farisî
Gider dinin yarısı


Deyimi bu zihniyeti yansıtmaktadır.

Farsça’'nın Osmanlı eğitim müesseselerine yeniden girişi Sultan III. Ahmet devrinde Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın yaptırdığı medresenin hizmete açılmasıyla mümkün olabilmiştir. [14] 

İşte bütün bu sebeplerden dolayı matbaa, Avrupa’da kullanılışından 250 sene sonra Türkiye’ye girebilmiş ve bu anlayış Türk aydınlarının da Türk çocuklarının da azınlıkların çok gerisinde kalmalarına sebep olmuştur.

1749’da öldüğü bilinen Sivaslı Mihitar’ın kurduğu Sen Lazar Akademisi’nin Ermeni dilinin bütün kelimelerini ihtiva eden meşhur Sen Lazar Sözlüğü’nü bastığı yıllarda Türkçe Osmanlı aydınlarının gündemine bile henüz girmemiştir!

Bu akademi zikrettiğimiz sözlükten sonra Çamiç Ohannes Efendi’nin 3 ciltlik Tarih-i Millî’sini yayınlamış, bilahare de İnciciyan, Ermeni Coğrafyası’nı yazmıştır. Bizde Türk milletinin babası olarak kabul edilen Oğuz Han hakkında herhangi bir makale bile yayınlanmadan, onlar Ermeni milletinin babası olarak kabul edilen Hayg hakkında araştırmalar yapmışlardır. Ve bizim çocuklarımız Arap dilinin gramerini öğrenmeye mecbur edilirken, onlar Ermeni Dilinin Grameri’ni yazmışlardır! Ali Haydar Bey’in Muallimler Mecmuası’nın Şubat 1924 sayısındaki yazısından anlıyoruz ki Kaymakam Kayserili Rüştü Bey’e ait olan ilk Türkçe alfabe 1857’de yayınlamıştır. [15] 

Türk dilinin Türk okullarına girişi de oldukça geç tarihlere rastlar. 1827’de Sultan II. Mahmut’un açtığı Tıbbiye’de dersler, Türkçe öğretmeni yetiştirilinceye kadar Fransızca okutulacaktır. [16]  1847’de Rüştiyelere öğretmen yetiştirmek maksadıyla açılan Dar’ül Muallim’le ilgili belgelerde de Türkçe’ye rastlayamıyoruz. [17] 

Ziya Paşa 1868’de Hürriyet’te “Ermeniler ve Rumlar arasında 10 yaşına kadar ana dilinde okumayı ve yazmayı öğrenmeyen bir çocuğun ender bulunduğunu, oysa Türkler arasında 15 yaşında pek az kişinin 2-3 satır Türkçe yazabildiğini” ifade ediyordu.

Maarif-i Umumiye Nezareti tarafından 3 Mart 1861’de yayınlanan talimatnamede 2 ve 3 dereceli okullarda yani rüştiyelerle Harbiye, Bahriye ve Tıbbiye’de eğitimin Türkçe yapılması isteniyordu. Ama eğitimin devlet hizmeti olarak benimsenmesi ancak 1869’da Saffet Paşa’nın himmetiyle Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’nin çıkarılmasıyla mümkün olacaktı! Diyebiliriz ki devlet işte bu nizâmnâmeden sonra Türkçe eğitiminin önemini anlamış, kurulması plânlanan darülfünunda derslerin Türkçe yapılması kararlaştırılmıştır. Oysa Batıda Fransız ihtilâlini takip eden yıllarda eğitim devletin genel hizmetleri arasına alınmıştı, artık Avrupa’da ana dil ile eğitim yapılıyordu.

En yaygın eğitim kurumu olan medreselere Türkçe ve Türk tarihi ancak 1908 ihtilalinden sonra girebilmiş ve bu gecikmeye rağmen Arapça eğitimin yerine Türkçe eğitimin başlaması medreselerin gerileme sebepleri arasıda sayılmıştı. [18] 

Halk çocuklarının eğitildiği ve hemen hemen bütün mahallelerde bulunan mahalle mekteplerinde de Türk çocuklarına ana dilleri öğretilmiyordu! [19] 

Böyle bir eğitim karmaşasının, devlet işlerinin gayrı Türkler eliyle yürütülmesi gibi ciddi sonuçlar doğuracağı belliydi.

İstanbul’un fethinden beri devletin dış siyaseti Divan-ı Hümayun Tercümanı denilen Rumların elindeydi. Bu maksatla yetiştirilen Rum gençlerine Arapça, Farsça, Osmanlıca ve bir de Batı dili öğretiliyordu. [20]  Enderun çöktükten sonra, koca İmparatorlukta yabancı dil bilen Türklerin bulunmayışı daha doğrusu devleti kuran ırkın tamamen ihmal edilmiş olması sebebiyle hariciye hemen hemen tamamen gayrimüslimlerin eline geçti. Hariciye nazırları ecnebilerle görüşmelerini genellikle Rum tercümanlar vasıtasıyla yapmak zorunda kaldılar ki bu durumun devletin başına sayısız belâlar açtığı malumdur.

Divan-ı Hümayun da denilen Bab-ı Âli tercümanları 1453’ten beri Fener Rum Mektebi’nde yetiştiriliyordu. Fakat 1820’de Rum ihtilali patlak verince, Rum tercümanlar Bab-ı Âli’den kovulmuş, ama bu kez yerlerine yabancı dil bilen Yahudi dönmeleri yerleştirilmişti. [21]  Sora memurlara yabancı dil genellikle de Fransızca öğretmek için Bab-ı Âli Tercüme Odası açıldı. İlk Müslüman Bab-ı Ali mütercimi Ahmet Vefik Paşa’nın babası Yahya Efendi’dir ki o da bir dönmeydi. [22] 

Bu acı tabloya rağmen 1832’de Avrupa’ya gönderilen 150 gençten biri dahi Türk soyunun evlâdı değildi! Kim bilir belki de Hıristiyanların devletten kopmasını önlemek için onlara rüşvet verilmiş veya düvel-i muazzamaya şirinlik muskası takılmıştı.

Tanzimat’tan sora, Osmanlılık idealini benimsetmek için açılan okullara Türklerle beraber gayri Müslimler de alınınca, zaten Türkler aleyhine olan tablo büsbütün azınlıklar lehine döndü. Bir örnek vermek gerekirse 1879’da eğitime açılan Eczacılık Okulu’nun 1899’da 206 öğrencisi vardı. Bu öğrencilerin 124’ü Hıristiyan, 52’si Müslüman, 30’u Musevi idi.

Bu yıllarda İstanbul'da bulunan 252 eczahânenin ise yalnız 7’si Müslümanlara aitti. Hıristiyanların 230, Musevilerin de 15 eczahâneleri vardı. [23] 

Okul sayısında tablo çok daha vahimdi:

1898’de Edirne’de 29 resmi okula mukabil 50 azınlık, 2 de yabancı okul bulunuyordu. Ankara’da 20 resmi okul, 21 azınlık okulu vardı. Azınlıkların Selanik’teki 51 okuluna mukabil devlet 18, yabancılar da 7 okula sahiptiler. Konya’da devletin 30, azınlıkların 43 okulu vardı. Yanya’da 12 resmi okula mukabil azınlıkların 79 okulu bulunuyordu.

1898 yılında 485 resmi okulda 34 bin 801 öğrenci eğitim görürken, 667 azınlık okulunda 73 bin 255, 98 yabancı okulda da 10 bin öğrenci Türkiye’ye karşı şartlandırılıyordu.

Bu rakamlar bile İmparatorluğun çöküşünü ifade ettiği halde 20. asrın başlarında durum tamamen aleyhimize döndü. I. Dünya Savaşı öncesinde ülkemizdeki Amerikan okulları sayısı 587’ye yükseldi. Bu okulların 7’si üniversite, 43’ü yüksek okul, 417’si de orta dereceli okuldur. Ahmet Ağaoğlu, Hak Gazetesi’ndeki yazısında 1912 yılı için Osmanlı topraklarında yabancıların 10’u yüksek, 46’sı idadi, 1450’si de ibtidai olmak üzere toplam 1506 okula sahip olduklarını bildirmektedir. Toplam azınlık okullarının sayısı ise 10 bin kadardır! [24] 

b) Saraydan açılan Ateş:

Kendilerinden başka hiçbir milletin ulaşamadığı kıtalara asırlarca hükmeden Türkler, Uluğ Türkistan’ın Taşkent, Semerkant, Buhara, Kaşgar gibi medeniyet merkezlerinin dışında, Hindistan, İran, Mısır, Irak, Anadolu, Kafkasya, Kırım ve Osmanlı Avrupası’nda büyük mûsikî ekolleri kurmuşlardı. İstanbul en önemli medeniyet merkezi olduğu gibi, en önemli mûsikî ekolü de İstanbul’da oluşmuştu. Öylesine ki, İstanbul’da peş peşe yetişen dünya çapındaki mûsikî dehaları, Batı’nın önünde saygıyla eğildiği Mozart, Beethoven, Verdi, Çaykovski gibi bestekârları dahi tesiri altına almıştı.

Önce davulu ve kösleriyle Avrupa’yı asırlar boyunca büyüleyen Mehter’in bir kısım vurma sazları Batı’nın bandoları tarafından iktibas edildi. Sonra Beethoven (1770-1827) ve Mozart (1756-1791) Türk ruhunda kopan fırtınalardan, Türk’ün aşkından, öfkesinden, duygularından bihaber oldukları halde Türk mûsikîsini taklide yeltendiler.

Bunu Fransız asıllı Belçikalı Gretry (1742-1813), Fransız Boieldien (1775-1899), İtalyan Rossini (1792-1848), Johan Strauss 11825-1899) Fransız Bizet (1838-1875), İtalyan Verdi (1813-1901) Rus Çaykovski (1840-1893) gibi Batı propagandasının bütün dünyaya kabul ettirdiği kompozitörler takip etti.

Türk makam ve nağmeleri yukarıda zikrettiklerimizden başka daha birçok bestekârın eserlerine girdi. Beethoven’in Türk Marşı, Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma, Boieldieu’nun Bağdat Halifesi adındaki operaları ile Johan Strauss’un Binbir Gece ve Nil Dalgaları adındaki valsleri böyle meydana geldi. Aynı tesiri, Fretry’nin Kahire Kervanı, Bendi’nin Leyla, Henri Rabaud’in Eskici Maruf, Haendel’in Timur operaları ile Arensky’nin Mısır Gecesi Balesi’nde de görmek mümkündür. Samson Dalila Operası’nın III. Perdesinin bir bölümünün Nev Eser makamında olduğunu hatırlarsak [25]  Türk mûsikîsin Batı’nın devlerini ne denli etkilediği konusunda bir fikir vermiş olabiliriz.

Birçok Hıristiyan Osmanlı tebasını, hâlâ sevilerek okunan eserler besteleyecek kadar tesiri altına alan Türk mûsikîsi, siyasi sebeplerle Türkiye’ye sığınanları da büyülemiştir.Sonradan Müslüman olup Ali Ufkî adını alan Leh mültecisi Alberto Bobevio, Bobowsky (1610-1675) bu konuda bir örnek olarak verilebilir.

Muhayyer peşrev, Neva peşrev, Bayatî yürük semaî, Muhayyer, Hüseynî vs. makamlarında eserleri de bulunan Ali Ufkî Bey, yüzlerce saz ve söz eserini toplayarak Türk mûsikîsi eserlerini unutulmaktan kurtarmıştır. Meşhur Mecmua-i Saz-ü Söz adlı kitap ona aittir. Türk mûsikîsi, Batıyı en fazla etkilediği dönemde maalesef Türk kültürü ile pek ilgili olduğunu söyleyemeyeceğimiz Saray’ın hücumuna uğramıştır!

Evet!

Türk mûsikîsine en ağır darbe, kendisi de bir bestekâr olan ve ney üfleyip tambur çalan Sultan II. Mahmut’tan geldi. Oysa, çoğu III. Selim çağında [26]  yetişen deha sahibi bestekârlarla, onların talebeleri Sultan Mahmut’un huzurunda küme fasılları icra ediyorlardı. Hammamizâde İsmail Dede Efendi, Şakir Ağa, Çilingirzâde Ahmet Ağa, Suyolcuzâde Salih Efendi, Kömürciizâde Hafız Mahmut Efendi, Basmacı Abdi Efendi, gibi hanendelerin, Kazasker Mustafa İzzet Efendi ve Sait Efendi gibi neyzenlerin, Rıza Efendi, Ali Ağa, Şakir Ağa’nın kardeşi Mustafa Efendi gibi kemanilerin ve Numan Ağa, Zeki Mehmet Ağa, Arif Ağa, Necip Ağa gibi tanburîlerin fasıl icra ettikleri Osmanlı Sarayı’ndan Frenk havaları yükselmeye başladı.

Avrupa’dan virtiozler ve opera topluluklarını getirtip dinleyen Sultan II. Mahmut, artık gittiği yere müezzinlerle beraber bandocuları da götürüyordu! [27] 



Dipçe:

 [1]  A. Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1970, s: 16.
 [2]  A. Adnan Adıvar, age, s: 55.
 [3] Nafi Atuf, Türkiye Maarif Tarihi, c. 1, İstanbul 1931, s: 2.
 [4]  İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 1984, s: 20.
 [5]  İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, İstanbul 1971, c: 2, s: 37.
 [6]  Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, c: 5, İstanbul 1964, s: 40.
 [7]  Sait Başer, Yahya Kemal’de Türk Müslümanlığı, İstanbul 1998, s: 39.
 [8]  Süheyl Ünver, İstanbul Rasathânesi, İstanbul 1969, s: 52.
 [9]  Şerif Mardin, Jöntürklerin Siyasi Fikirleri, İstanbul 1995, s: 250.
 [10]  Cahit Baltacı, 15-16. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1976, s: 68.
 [11]  Sait Başer, age, s: 39.
 [12]  Osman Ergin, Türkiye Maarif Tarihi, c. 1 -2, İstanbul, s: 148.
 [13]  Sadrettin Celal Antel, Tanzimat Maarifi, Tanzimat-I’den ayrı basım İstanbul 1940, s: 20,21.
 [14]  Osman Ergin, age, c. I-II, s: 155.
 [15]  Nafi Atuf, age, c. I, s: 29.
 [16]  Faik Reşit Unat, Türkiye’de Eğitim Sisteminin Geliştirilmesi Tarihine Bir Bakış, Ankara 1964, s: 5.
 [17]  Osman Nuri Ergin, age, c. I-II, s: 581.
 [18]  Faik Reşit Unat, age, s: 3.
 [19]  Osman Ergin, age, e. I-II, s: 82.
 [20]  Osman Ergin, age, c. I-II, s: 334.
 [21]  1658’de Polonya ve Ukrayna’da başlayan ve yüzbinlerce Yahudi’nin katledilmesiyle sonuçlanan soykırımın ardından 1665 olayları yaşandı. Bu durum Yahudileri büyük bir yeise sürükledi. 1626’de İzmir’de doğan Sabetay Sevi Yahudi hayâl gücüne dayanan mistik bir felsefî inancı savunuyor ve beklenen mehdi olduğunu söylüyordu. Çok geçmeden ona inananlarla Yahudiler arasında ciddi ihtilaflar çıktı. Konu Padişaha intikal etti. Sabetay Sevi, mehdi olduğunu ispatlayamayınca canını kurtarmak için Müslüman oldu. Aziz Mehmed adını aldı, ona inananlar tekrar Yahudiliğe döndüler. Fakat iki yüz kadar aile Sabetay Sevi’nin dinine inanmaya devam etti. Onlardan biri olan İlgaz Zorlu “Sabetaycılık, Müslüman görünmekle beraber gizli olarak Yahudiliğin devam ettirilmesidir,” diyor. 1924 Ahali mübadelesinde 20 bin kişilik Sabetaist, Selanik ve Arnavutluk’tan Türkiye’ye geldiği için onlara “Selanik dönmeleri” de denmektedir. “Ben Selanikliyim, Sabetaistim, nüfus cüzdanıma İslâm deyimini yazdırmayacağım,” diyen Ilgaz Zorlu’nun tahminlerine göre Türkiye’de 100 bin kadar dönme bulunmaktadır.
 [22]  Sadrettin Celal Antel, age, s: 8.
 [23]  Osman Ergin, age, c. I-II, s: 657.
 [24]  Konu ile ilgilenenler Osmanlı’dan Günümüze Misyoner Faaliyetleri, Okullar, Kiliseler, Yardım Kuruluşları isimli eserimize bakabilirler.
 [25]  Yılmaz Öztuna, Türk Mûsikîsi, Teknik ve Tarih, İstanbul 1987, s: 53.
 [26]  Kendisi de deha sahibi bir bestekâr olan Sultan III. Selim, Suzidilâra makamını da bulmuştur. Suzidilâra III. Selim’in sevgili kızının adıdır.
 [27] Bülent Aksoy, Tanzimat’tan Cumhuriyete Mûsikî ve Batılılaşma, TCTA, c: 5, İstanbul 1985, s: 1217.

Millet sesini bulduğu gün... - (Necdet Sevinç)

- Kimdi o “Batı’yla uyuşmak Türkiye’nin kaçınılmaz olarak köleleştirilmesi mânâsına gelecektir!” diyen adam?

- Atatürk’tü.

- Ya, “Türk Milleti’nin ve Devleti’nin muamelâtına ve mukadderatına kimseyi karıştırmayız!” diyen adam kimdi?

- O da Atatürk’tü.

Fakat çoktandır devşirme çocuklarının; Türk’ün şeref ve haysiyetini temsil eden Atatürk’e, hatta bizzat Türklüğe yaptığı hakaretler umursamaz bir pişkinlikle sineye çekildiği için Türk Milleti’nin de Türk Devleti’nin de muamelâtına karışmayan kalmadı!

Mukadderatımız ise sıkılan millî egemenlik ve millî hakimiyet palavralarına rağmen Avrupalılarca tayin ediliyor!

Eğer bu fevkalâde dramatik hükmün aksi iddia ediliyorsa, kerpeten gibi iki parmağın “eşkıyayı itibar sahil yapmak” ve ona bir kez daha “arkanda biz varız” demek için Diyarbakır’a kadar giden şu AB komiserinin kulağından tutup, dışarı atması gerekir!

Gerekmez mi?

Gerekmez olur mu hiç.

Böyle bir eylem; şehitleri tazîz etmek için de, anaları teskin etmek için de Türkiye’de hâlâ bir otoritenin varolduğunu göstermek için de gerekir tabiî...

Bağımsız bir devlet, ecnebi siyasî komiserlerinin kendisini teftiş etmesine tahammül edemeyeceğine göre bu herifin çoktan ambalajlanıp paket postanesine teslim edilmesi gerekirdi.

Fakat teftişten şikâyeti olan yok ki, müfettişi dehleyiversin!

Aksine, ecnebi müfettişlere yakın olmak, iktidarda kalmak için teminat sayılıyor şimdi!

Kimbilir belki de bizim ağzını burnunu rendeledikten sonra üstüne çıkıp tepinmek istediğimiz şu Verhaugen’le çektirilen fotoğrafları nice sayın bakan gururla duvarına asmıştır.

Demek istiyorum ki, ecnebinin Türk Devleti’nin muamelâtına ve mukadderatına müdahale etmesinden iktidar şikâyetçi değildir!

MHP ve bir ikisi müstesna siyasî partiler şikâyetçi değildir!

Sivil toplum örgütleri şikâyetçi değildir!

Basın şikâyetçi değildir!

Batı ile uyuşanlara, Batı medeniyetinin üstünlüğü ve hatta Batı uygarlığından başka hiçbir uygarlığın esasen mevcut olmadığı öyle sinsice kabulettirilmiş ve zihinler öyle ele geçirilmiştir ki artık erbab-ı siyaset de erbab-ı ticaret de bilim adamları ve yazarlar da ecnebinin kölesi olduklarının farkında bile değillerdir!

Dolayısıyla şikâyetleri de yoktur!

Lord Cromer, ingilizlerin Mısır’ı işgallerinin sebebini anlatırken diyordu ki:

- Bizim buradaki mevcudiyetimizin sebebi, Mısırlıların aklını eğitmek değil şahsiyetini biçimlendirmektir!

Bizim hem aklımızı eğittiler, hem şahsiyetimizi biçimlendirdiler!

Yoksa müfettiş Verhaugen böylesine hüsn-ü kabul görür müydü hiç?

Ama bu millet sesini bulduğu gün; herhangi bir ecnebi değil teftişe gelmek, vasiyetnâmesini yazmadan sınırlarımızın yüz kilometre ötesinden bile geçemeyecektir!

Tıpkı yakın mazide ve tüm mazide olduğu gibi...

Necdet SEVİNÇ, 8 Eylül 2004

Türkçe, Vatandan da Mukaddestir! - (Necdet Sevinç)

Türk Hava Yolları’na kayıtlı uçakların gövdesinde “Türkish Airways” yazıyor olmasından utanç duymuyorsak, bırakın yeni bir kültür hamlesi başlatarak yeni bir Türk medeniyeti yaratmayı, azami gayret göstererek muhafaza etmeye çalıştığımız millî müktesebat ve vatan dahil millî mukaddeslerimizi dahi muhafaza edemeyiz!

Edemeyiz, çünkü millî mevcudiyetin temeli dildir!

Dilimizi kaybedersek milliyetimizi de devletimizi de istiklâl ve istikbâlimizi de kaybederiz!


Birkaç kez yazdım, çok önemli gördüğüm için bir kere daha tekrar etmek istiyorum:

Türkçe’nin ricat ettiği topraklarda Türk Ordusunun tutunmasına imkân ve ihtimal yoktur! Yani eğer bir toprak parçasında Türkçe konuşulmuyorsa, o topak parçası vatan değildir! Öyle ise dil, vatandan da mukaddestir.

Fakat bütün bu çarpıcı gerçeklere rağmen, nasıl yozlaşmış, çürümüş ve kokuşmuş bir ortama sürüklendiğimizi arzetmek için ifade etmeliyim ki, saçlarım bembeyaz oldu ama ben Sağlık Bakanlığı’na bağlı cankurtaranların üzerindeki “ambulance” sözcüğünü değiştiremedim!

Hani “hicran yarasından da derin bir yara” derler ya, o yara, herhâlde bu yara olmalı.

Türklüğü önemsemedikleri, Türklükle iftihar etmedikleri ve esasen Türk soyunun evlâtları olmadıkları için bizim siyasetçilerimiz de bilimadamı, edebiyatçı veya gazetecilerimiz de ellerin dilini ezberlediler ama bir benim dilimi öğrenemediler!

Bunları şunun için yazıyorum:

Kim karalayıp eline tutuşturdu ise, 5. Uluslararası Türk Dili Kurultayı’nda bir konuşma yapan Recep Tayyip diyor ki;

“-Bizi millet yapan unsurların en önemlilerinden biri dilimizdir. Türkçe kültürümüzün önemli bir parçası, aslî unsurudur. Kültürümüzü diğer kuşaklara aktaracak yegâne kaynak da anadilimiz Türkçe’dir.”

Eğer Recep Tayyip Başbakanlığa tahsis edilen uçağın üzerinde bir namus lekesi gibi yüzümüzü kızartan “Republic of Turkey” yazısını sildirdikten sonra salona gelip, bu konuşmayı yapsaydı sözlerine itimat ve itibar ederdik.

Hem bu sebeple, ayrıca yabancı tâbelalardan herhangi bir rahatsızlık duymadığı için, hem de yabancı dille eğitimden şikâyetçi olmadığı için sözlerine itimat ve itibar edemiyoruz.

Biliyoruz ki, yabancı dille eğitim, bir sömürgeleştirme ve asimilasyon siyasetidir. Önce Romalılar’ın Keltler’e tatbik ettiği bu siyaseti, daha sonra ingilizler irlandalıara, ruslar da Türkistan Türkleri’ne uygulamışlardır. Şimdi Anadolu Türkleri’nin çocukları, yani bizim çocuklarımız kendi vatanlarında, kendi bayraklarının altında kendi okullarında dillerinden de kültürlerinden de koparılıp ecnebileştiriliyor!

Hem efendim, kürtçenin yayın ve eğitim dili olmasını kabul eden bir zatın Türkçe adına endişe duyması esasen mümkün değildir. Türkçe adına konuşmaya hakkı yoktur!


Korkarım ki, önümüzdeki yıl tedavüle çıkacak olan Yeni Türk Lirası’nın üzerine, Türkiye Cumhuriyeti yerine “Republic of Turkey yazmaktan sıkılmayacaklardır!”

Necdet SEVİNÇ, 23 Eylül 2004

Nasıl diz çöktüler? - (Necdet Sevinç)

Gandi, hâtıralarının Türkiye ile ilgili bölümünde özetle diyor ki:

-“Biz Türkiye Cumhuriyeti’ni dünyanın en güçlü devletlerini dize getiren bir büyük devlet olarak tanıdık. Türk Milleti’nin emperyalistlere karşı verdiği mücadeleden ilham da altık. Fakat Atatürk öldükten sonra Türkiye küçük bir Balkan Devleti derekesine düştü!”

Doğru mu söylüyor?

Doğru söylüyor.

Peki nasıl olur da dünyanın en güçlü devletlerini dize getiren bir millet, Gazi’nin kaybından sonra küçük bir Balkan Devleti haline gelebilir?

Şöyle olur:

Emperyalistler, önce müstakbel idareci kadroyu seçerler. Bu idareci kadronun ecnebi mekteplerinde, yani kendi okullarında okuyup, eğitilmiş olmasını tercih ederler. Soyunu-sopunu, cinsini-cibilliyetini araştırırlar. Milliyetçilik meselesindeki hassasiyetini ölçerler. Kanı bozukları, nesebi gayrisahih olanları, rum-ermeni döküntülerini, yahudi dönmelerini, Türk soyunun evladı olmakla iftihar edenleri değil de Türkiye’li olduklarını söyleyip geçenleri seçerler.

Türk ırkının evlâdı olmakla beraber, Türklüğün çok önemli bir ayrıcalık olduğunu fark etmeyen şöhret düşkünü muhtelif dangalakları da bu kuru kalabalığın arasına mosturalık hıyarlar olarak yerleştirirler.

Bunları siyaseten desteklerler.

Ecnebi şirketlerin acenteliğini vermek, ecnebi bankaların Türkiye’deki şubelerinden kredi sağlamak, ecnebi bankalarda hesaplarına para yatırmak vesaire gibi avantalarla bu müstakbel hainleri satın alırlar. Karılarıyla, kızlarıyla, evde kalmış baldızlarıyla fingirdeşmelerine göz yumarlar. Hattâ onlara, “aslında birer elaman olan” metres veya sevgili de bulurlar.

Ayıplarını veya edepsizliklerini kamera veya üstün teknoloji ile çalışan dinleme cihazlarıyla tespit ederler. Bu kasetlerin, icap ettiğinde ünlü televizyon yapımcılarına postalanacağını veya elden teslim edileceğini ihsas ederler.

Genellikle işi kırık avukatlardan, beceriksiz doktorlardan, din ticaretiyle iştigal eden sahte softalardan, tafra satmaya hevesli kasaba eşrafından ve Diyarbakır pavyonlarında artist simsarlığı yaparken eroinden vurduğu para sebebiyle siyasete ithal edilen altın dişli deyyuslardan oluşan bu minyatür sosyal mezbele, sistem çıkarlarının Türkiye’nin menfaatlerinden önce korunması lâzım geldiğine yürekten inandırılınca geriye bir tek işlem kalır:

Artık ihanete çeyrek kala vaziyetinde dolaşmakta oldukları hâlde, kendilerinin liberal, demokrat, solcu, sağcı veya İslamcı birer dava adamı olduklarına gerçekten samimiyetle inanan bu adamcağızları muhtelif siyaseti partilerin üst kademelerine yerleştirmek!

Ve oyunun bozulmasını önlemek için bunların tümünü Türk Milliyetçilerinin üstüne göndermek!

Nala ve mıha muhtaç olduğumuz bir dönemde, temsil ettiğimiz medeniyetin bir tek mermisini bile kullanmadan, dünyanın en güçlü devletlerini dize getirdiğimiz hâlde, şu Barzani’nin önünde bile diz çökmemiz bundandır.

Necdet SEVİNÇ, 22 Ekim 2004

24 Şubat 2016 Çarşamba

Millî Kurtuluş Umudu - (Necdet Sevinç)



MHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın 
Mehmet Şandır’ın son derece önemli bulduğum teklif ve teşebbüsünü değerlendirmeden önce, Batı’nın şuur altını deşifre eden birkaç olaydan bahsetmek istiyorum.

Bosna Müslümanları Avrupalılar’ın maddeten ve siyaseten desteklediği sırplar tarafından çoluk-çocuk kitleler halinde katledilirken, ingiliz başbakanı John Majör, ingiliz Dışişleri Bakanı Douglas Hurd’a gönderdiği mektupta diyordu ki:


“... Müslüman sayıları hiçbir devletin, tabiî özellikle Türkiye’nin bu bölgedeki Batı’nın politikalarına müdahale etmeyeceğinden emin olmalıyız. Bunun içindir ki, Bosna-Hersek artık istikrarlı bir devlet olmaktan çıkıp, Müslüman halk tamamiyle topraklarından çıkarılıp, darmadağın olana kadar, Müslümanlara yapılacak yardımların önlenebilmesi için Vance Oven’vâri görüşmelere gözboyama türünden devam etmeliyiz!”


Sadece Müslüman olduğu için, yani hıristiyan olmadığı için bir halkın kendi topraklarından sökülüp atılmasını ve vahşi bir ifade ile “darmadağın edilmesini” emreden bu mektuptan haberdar olmanız, medyada konuşlandırılan AB lobisi tarafından engellenmiştir!


“Türkiye’nin Avrupalı özelliklerinin fazla sorgulanmadığından”, şikâyet eden ve “ortak Avrupa evinin hizmetçileri” olarak nitelendirdiği biz Türkler’e “bodrum katında belki yer verebileceğinden” bahseden Prof. David Morley ve takipçilerinin edepsizlikleri de medyada konuşlandırılan AB lobisi tarafından duyurulmamıştır!


“Avrupa Birliği’ne girmek istiyorsak, Batı medeniyetinin bütün değerlerine boyun eğmek zorunda olduğumuza” dair, sık sık verilen muhtıralar hakkında bilgi sahibi olmanız da engellenmiştir!


Başbakan Yardımcısı olduğu yıllarda Sayın Erdal İnönü’ye “AB’ye üye olmak istiyorsanız bayrağınızı değiştirmelisiniz!” dendiğini duydunuz mu siz?


Bu küstah teklif ve teşebbüsü de duyurulmamıştır.


Sayın Mahmet Şandır’ın son derece önem atfettiğim teklif ve teşebbüsü de duyurulmamıştır.


Dün de belirttiğim gibi, Şandır’ın teklifi Türk Devleti’nin bekası, Türk milletinin haysiyeti ve istiklâli ve Türk vatanının muhafazası için silahlanıp dağa çıkmadan önce mutlaka denemek zorunda olduğumuz bir millî kurtuluş umudu, bir millî kurtuluş hareketidir!


Teklif şu:


- AB Uyum Yasaları’nın tümü iptal edilsin!


Bu teklif üzerine MHP İstanbul İl Başkanlığı Türk Milleti’nin bölünüp parçalanmasını engellemek için, aziz vatanın itin-kopuğun ayakları altında çiğnenmesini önlemek için, sevgili eşlerimizin “Avrupa evi”nde hizmetçi, genç kızlarımızın müstefreşe muamelesi görmemesi için yani Türklüğün namus ve haysiyeti için imza kampanyası başlatmış bulunuyor.


Bütün Türk çocuklarının mutlak surette destek vermesi gereken bu kampanya yakında bütün yurda yayılacaktır. Fakat zaferden emin olunması için yapılması gereken bir şey daha var.


Arzediyorum:


Siyasî parti farkı gözetilmeksizin, “Devlet tektir! Millet tektir! Dil tektir! Bayrak tektir! Vatan tektir!” diyenler bir “Genel Sekreterlik” çatısı altında buluşturulmalıdır.


Bu buluşmayı başarabildiğimiz gün, Türk milliyetçiliğinin zafer günü olacaktır.


Aksi halde bizi önce “darmadağın” edecekler, sonra da “Avrupa evinde hizmetçi.”


-Necdet SEVİNÇ, 21 Ekim 2004



Türk Ordusu Kerkük’e Girmelidir - (Necdet Sevinç)

Kıçına geçirdiği donu bile Türkiye’nin sağladığı imkânlar sayesinde temin eden Mesut Barzanî, her eylem ve söylemiyle “Ankara’yı ciddiye almadığını, önemsemediğini, hesaba katmadığını, iplemediğini, Kuzey Irak’ta değil aktör, bir figüran olarak dahi kabul etmediğini” ihsas, ilan ve hatta ihtar ettiği hâlde, Türkiye’yi yönetme sorumluluğunu üstlenenlerden herhangi biri bu herife haddini bildirmemiştir! Irak dağlarında gezinip duran bir aşiret reisini muhatap almaya tenezzül etmediklerinden değildir bu! Öyle olsaydı; Irak dağlarında gezinip duran bu aşiret reisinin ayaklarının altına kırmızı halılar serilmez, onuruna da yemek verilmezdi! Bizim için ne utanç verici bir durumdur ve ne hacâlettir ki Esenboğa’ya iner inmez “Kerkük Kürdistan’ın kalbidir” demek suretiyle Türkiye’nin başkentinde, bir kez daha Türkiye’ye meydan okuyan bu adam, geldiği uçakla, geldiği yere dehlenmemiş, üstelik Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı makamlarını işgal edenler tarafından şerefine yemek verilmiştir! Barzanî’yi, herhâlde Kürdistan Devlet Başkanı olarak kabul ediyor olmalılar ki, reddedileceğini bildiği halde, bu adama ikinci bir kapı açmak için teklifte dahi bulunmuşlardır.

Oysa ikinci bir kapı demek, Barzanî’nin Habur’dan aldığı haracı, yegâne siyasi rakibi olan Celal Talabani ile paylaşması demektir.

Adam bunu kabul eder mi? Etmemiştir.

Pek söz konusu edilmeyen bu çok önemli ayrıntıyı iki sebeple dikkatlerinize arz ettim: 1)Sevgili Ümit Özdağ’ın da yazdığı gibi; daha düne kadar bir Türk Binbaşısıyla görüşmek için aylar öncesinden randevu almak mecburiyetinde olan Barzanî, bugün Türkiye’nin Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı makamlarını işgal eden iki zat tarafından -belki de- Kürt Devlet Başkanı olarak muhatap alınmıştır! 2)Ve Türkiyeli bu iki zat, bütün tekliflerini şiddetle reddeden Barzanî tarafından fena halde refüze edilmiştir! Dahası var.

“Kerkük için savaşmaya hazırız” gibi tehditleri üzerine Ankara’ya çağrılan Barzanî, bu Türkiyeli iki zatı tam 3 ay bekletmiştir! Ankara’da Türkiye’ye bir kez daha meydan okuyup gittikten sonra da Şam’da şunları söylemiştir: -Kerkük konusunda Türk Dışişleriyle anlaştık! Tüyleri diken diken eden, dudakları uçuklatan bu beyandan sonra Sayın Deniz Baykal ve MHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Şandır hükümeti açıklama yapmaya dâvet ettikleri hâlde şu ana kadar Ankara’da Allah’ın hiçbir kulu ağzını açmamıştır.

Eğer Kerkük satılmadıysa ve Türkiye “savaş sebebi sayacağını” ilân ettiği kürt devletinin varlığına baş eğmediyse:

1) Habur kapısı kapatılmalı ve Kuzey Irak’a ambargo konmalıdır.

2) Ovaköy kapısı derhal açılmalıdır.

3) Aslında Kürdistan Büyükelçiliği olan IKDP temsilciliği derhal kapatılmalıdır.

4) Türkiye’yi ABD ve AB adına yönetenler yüzünden birer Türkmen şehri olan Erbil, Musul, Telafer ve Kerkük, Barzanî ve Talabani’nin eline geçmiştir.

Bu zillete daha fazla başeğilmeden, yani Türkiye’nin AB ve ABD hesabına yönetilmesine daha fazla göz yumulmadan Türk Ordusu bu gece yarısından itibaren Kerkük’e girmeli, böylece hem Türkmen’in hem Türkiye’nin istikbalini kurtarmalıdır.

Aksi halde Türkiye Güneydoğuyu elinde tutamayacaktır.

Necdet SEVİNÇ, 23 Ekim 2004


Türkiye’yi Çiğnetmedik, Çiğnetmeyeceğiz! - Necdet Sevinç

Avrupa Birliği’nin dayatmalarını Türkiye’ye kabul ettirmek için ecnebi sermayenin ortakları tarafından yayınlanan gazetelerde “özel sûrette konuşlandırıldıklarından,” dolar cinsinden maaşa bağlandıklarından bahsettiğimiz AB lobisinin elemanları, gene ellerine zilleri -mendilleri alıp, döne döne oynamaya başladılar.

Türk Milleti’ni teslim olmaya ikna etmekle görevlendirilen bu takıma, her biri ayrı bir belayı temsil eden rum, ermeni, süryani, keldani, patrikleri katıldı! Papaz, keşiş, zangoç - mangoç katıldı! Bir kuvvet vehmettikleri dağdaki eşkıyaya dayanarak Türkiye Cumhuriyeti’ni tehdide yeltenen hapishane kaçkınları katıldı. Avrupa Birliği’nin ipten - kazıktan kurtardığı eli kanlı câniler katıldı! Dönme - devşirme çocukları katıldı! Levantenler katıldı!

Bu takımın AB lobisinin güdümündeki televizyonlardan pompalanan “şıkırdım - şıkırdım” havasına ayak uydurarak göbek atmasının bir tek sebebi var:

Bir türlü yıkamadıkları Türkiye’nin AB eliyle parçalanacak olması!

Evet!

Bin kere, yüzbin kere evet; eğer bir gürûh, Türkiye’nin AB baskısıyla önlerinde diz çökertileceğinden emin olmasaydı 17 Aralıkta resmen hakarete uğradığımız hâlde“Başardık... başardık...” diye çığlık atar mıydı hiç?

“Neyin başarıldığına” gelmeden şu mü’min - mütedeyyin AKP seçmenine bir-iki sualim olacak:

Senin bu kalabalığın içinde ne işin var muhterem?

Yıllardan beri takkenden, takunyandan, tesbihinden dolayı seni hor görenler, hakir görenler, sana hakaret edenler bunlar değil miydi? Kâfirin yolunda papazın patriğin kolunda, dönmenin - rumun ardında nereye gidiyorsun? Bu takıma güç vermekle türban meselesinin çözümleneceğine gerçekten inanıyorsan; -Allah korusun- yarın Türkiye’nin başına bir hâl gelirse, bırak türban taktırmayı, karılarınıza don bile giydirmezler, don! Filistin’i görmüyor musun muhterem, Irak’ı görmüyor musun?

Her ne hâl ise...

Neyi başardınız Allah aşkına.

“Ucu açık müzakereyi kabul etmeyiz” diye bar bar bağıran adam Başbakanlık koltuğunu işgal eden şu başbayi değil miydi?

O başbayi rum kesimini tanıyacağına söz verdi!

Fansız Cumhurbaşkanı “rum devletini tanımaz, ermeni soykırımını da kabul etmezseniz 2005 Ekiminde müzakerelere başlamanızı veto ederiz” diyor.

AB lobisi için Avrupa Birliği demek, işsizimize iş kapısı, çiftçimize pazar demek değil miydi?

Adamlar ne iş gücünün serbest dolaşımını kabul ettiler, ne malın, ne hizmetin.

Ne başardık öyleyse?

Bu başbayi Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerini 700 bin kişilik şu münasebetsiz rum devletinin ipoteği altına sokmuştur.

İlk cümlelerde niteliklerini sıraladığımız gürûh işte bunun için göbek atıyor. Sen neyi kutluyorsun muhterem?

Sen niçin oynuyorsun?

Şu sözüm herkesedir:

Allah’tan korkmayanlar bizden korksunlar, Türkiye’yi çiğnetmedik, çiğnetmeyeceğiz.